Ana içeriğe atla

HİÇ KİMSE İÇİN YAZILDI

Yüz yıllardır yaşar insan. Okuduğu kitapların toplamıdır hayatı. Okudukça büyütür mutsuzluğu. Kadın olarak ya da erkek olarak gelmiştir dünyaya.  Hangi tarafta olmak caziptir bilinmez, kah erkek, kah kadın olmak iyidir. Birde hep ikisi olmak isteyenler vardır. Onlar çaresiz karmaşıklardır. Mafya filmini andırıyor bizim buralarda yaşamak. Masaya bırakmalısın silahlarını, yenmek için karşı tarafı. Zevki sefa için. Pek tabi parayla dönüyor bu çaresiz dünya. Sesler yükseliyor, silahlar kuşanılıyor mutsuzlar ordusu; adının önemi yok terör deyiver her şeyin bir nedeni var nasılsa?


Duygu Katliamına Doğru…
Çevresi dikenli tellerle sarılı adım atsa kollarına ya da yüzüne batacak. Düşünen adamlar sessiz. Mekanik ilişkilerin evreninde duygulara asla yer yok. Şiir bilmeyen, Edebiyat öğrencisi gibisin. Edip Cansever’i sevmeyen şair gibi cahil, Turgut Uyar kim diyebilecek kadar küstah bir kadın kadar yoksun ruhun. Batan dikenlerin acısını hissedemeyecek kadar afyonlu bugünün bedenleri. Kehribar rengi bir tespih almak istemişimdir hep. Eskisi kadar antipatik gelmiyor tespih. Meğerse asıl manası hayatı saymakmış. Sabretmek, sabrederken gebermekmiş. Ne kadar basit değil mi kurgulanan. Hayat o kadar karmaşık değil aslında. Gelecek kaygısı yaşayan insanlar salakmış gibi geliyor insana. Sonsuza dek baba sponsorluğunda yaşayacak yüzlerle dolu sanki her yanımız. Duygu katliamı yaşıyor milenyum. Edebiyat ağlıyor tozlu rafların ardında. Sahi Puşkin nerelerdeydi? Bulmak için zaman harcamak dahi delilik! seni anlıyorum. Çevremdeki mutsuzluk çığ gibi büyüyor. Gördükçe saplanıyor kör hançerler yüreğime. Paylaşmak nedir bilmeyen katillerin acımasız çığlıklarının altında can çekişiyor şair ruhlu şövalyeler. Yazıyor………. Yazıyor Türkiye’de duygu katliamı yaşandı milyonlarca ölü var yazıyor…



Senin için yazılmadı…
Çocukluğunda karıncaları izlemiş olmalısın. Karanlık bir deliğin ardından yerin altına korkusuzca dalarlar bilinmezliğe doğru, hep hayran kalmışımdır karıncalara. En çokta karıncaları öldürmüşümdür. İnsan özünde vahşi bir canlıdır. Bugün seni seviyor olması yarın canını yakmayacağı anlamına gelmez. Telefonun olmadığı bir hayatı düşlemek, garip gözükebilir. Eskiden telefonu düşlemek, şimdi onsuzluğun hayalini kurmak. Mektuplar sürüklenirken uçurumun sonuna doğru. Çok sevdiğimiz romanların başını eziyorduk, çocuksu bir hınçla vuruyorduk ölümcül noktalarına. Hayal kurmaktan nefret eden insanları sevmedim. Gerçekçi olduklarını sanan bir yığın aptal. Aslında düzenin bekçisi finolar onlar. Bach dinlerken yeniden 17. Yüzyıla gidiyor tüm ruhum. Piyano insanı rahatlatmayı başaran ender müzik aletlerinden, hayal kurmaya karşı olan asalakların dinlemesi yasak. Hülasa çapları yetmez böylesi bir kültür etkinliğine. Sert sözlerimle kırmış olabilirim zatı şahanelerini benim gibi kibar bir yazarı mazur göreceklerinden şüphem katiyen olamaz.




Kırmızı bir Eylül akşamı…
Piyanonun başındaydı yine o. Bach ya da Beethoven çalıyordu hatırlamak zor geliyor şimdi bana. Kırmızı bir eylül akşamıydı gözleri dolu dolu, parmakları piyanonun tuşlarına dokunurken çaresizce bakıyordu yorgun bedenime. Gözleri, bugün olan her şeyin sonucunu anlatıyordu bana. Yanına doğru yürürken, cebimdeki kağıdı yokladım. Şimdi ellerim onun omuzlarındaydı, titriyordu hıçkırarak ağlamak ister gibi titriyor…
Yoksul bir İtalyan konçertosu çalıyordu. Piyonun üzerinde onlarca boş şarap kadehi duruyordu. Yorgundu kalbi hastaydı, zengindi çok parası vardı. Tek eksiği bir Cüzzamlı gibi sanata ve kitaplara batmasıydı. Onun hayatında tek bir kadın oldu. Daha on altı yaşında piyanoyla dans etmesini bilen yakışıklı ve kibar bir delikanlıydı. Benden bir şiir yazmamı istemiş, olumsuz bakmama rağmen kabul etmek zorunda kalmıştım. Bir piyano ve amatör bir şair iki müzmin deli yazılan şiiri besteliyordu o kız için…


Genç ve toy bestekar mutlu olmak zorundaydı. Aksi takdirde ölümle tanışması kaçınılmazdı. Şiir, piyano ile birleştiğinde daha bir komik olmuştu sanki. Ergenliğinde değil kırklı yaşlarında Aşktan defalarca canı yanmış iki kimsesiz adamdık sanki o akşam. Gururu kırılmıştı hem de aşık olduğu kadın tarafından. Şiire yapılan hakareti değil, bir tek onu umursuyorum. Yüzüne bir kez daha bakacak olursam intihar ederim diye sayıklıyordum kendi kendime...
Birden yavaşladı tuşlara basan o mağrur parmaklar. Ses cılızlaştı son bir güçle şarkıyı başarıyla sonlandırıp kendini yere bıraktı. Artık kollarımdaydı… Bense iki göz iki çeşme karşısında çaresizdim. Ağzından sızan kan yanağından süzülerek avuçlarıma doluyordu. Elleriyle beni kendine doğru çekti büyük bir hırsla. Yaklaşan fırtınanın şiddetini hisseder gibi, biranda kulağımı ona doğru uzattım.



-Şiir çok güzeldi üstadım bestede öyle diye fısıldadı.


Kısacık bir çırpınmanın ardından o artık benimle değildi. Kırmızı bir Eylül akşamıydı Bach dinlemek artık hep yoruyor kalbimi. Yine de ölüm döşeğindeyken dinlemeyi çok isterim. Şiirlere gelince defalarca söz vermeme rağmen yazmaktan vazgeçemedim. O gün bugündür kimse için yazmaz oldum artık. Kimseye yazıyorum, tanımadığım ve bilmediğim romanlardaki sevgiliye, dünyayı kurtaran adamlara yazıyorum.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEĞERSE AŞK...

Usulca aralandı kapı; içeriye doğru süzülürken, ayakları çıplaktı. Sevişmiş gibiydiler; ruhları tutsaktı dudaklarında. Yirmi birinci yüzyıl aşkları demişlerdi… Alınlarında yazan çetin bir suskunluktu. Elleri dokunurken yanaklarına, gözyaşlarını kucaklıyordu avuçları. Karartma günlerini yaşıyordu kent, gözlerinde ıssız acılar, erkek umarsız yalnızca onun dudaklarında yaşarken, tenler birbirine değdiğinde suskundu sokaklar. Zaman düşmandır aşklara, sürekli vurur insanın kollarına kırbacını duyumsayan yalnızca iki kişidir… Utangaç yaklaşırken nefesime,  arsızlığımda  saklı sevgim. Diyalektik ya da umarsız aşkında saklıyordu beni kimsesiz koynunda. Erkek: Düşlerini anlatıyordu dizlerinde…martılar kanatlanıyor annesinin ruhunda. Gözyaşlarını saklıyor kadınından, erkek mahzun, erkek yoksul, erkek çaresiz yirmi birinci yüzyılda.                                        ...

BİR ŞEYLER VE ÇOK ŞEYLER

"Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." (Sisifos Söyleni-Albert Camus)                 Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş olan yazarlardan bir tanesidir Albert Camus. Felsefeyi edebiyatla özdeşleştirmeyi seven, başkaldırının devinimi içerisinde sessizce ilerleyen ender insanlardan. Günümüz dünyasına bakarken, bize göremediğimiz pek çok ayrıntıyı gösterecektir Camus. Geriye gidişimizin temelleri bir yüzyıl öncesinde atılmaya başlanmıştır. İkinci dünya savaşı bu manada milat olmuştur. Hz.İsanın doğumunun takvimlere olan yansıması ile ilgilenmiyorum. Nazilerin yarattığı insan ötesi bir başkaldırı ile ilgilenmek zorunda olduğumuzu düşünenlerdenim. 1945 ve savaş sonrası dönem gerçek bir savaşımın yeni başladığını bizlere kanıtlayan örneklerle dolu. Evrimsel sürecimizin üst skalasında insanlığın nihai erginliğine ulaştığını d...

KARANLIĞIN SONUNDA

Güneş süzülürken uğur böceklerimin kanatlarının arasından, seni soruyorum dudaklarımı öpen rüzgara. Penceremden eğilip kedilerimi gözetliyorum, oyun derdinde ikisi de her şey yolunda. Geceden kalma son izleri de silebilmek için banyoda buluyorum kurtuluşu. Çıplaklığım da arıyorum unuttuğum merhametin huzursuz izlerini. Kalp atışlarımı düzene soktuktan sonra çıkıyorum. Kahvaltı ritüeli için masaya oturup çayımı yudumluyorum. Onu düşünüyorum, mesajını görüyorum ışıklı ekranın camından, boynumda nefesinin dolaştığını hisseder gibiyim tebessüm ediyorum... Telefonda duyuyorum sesini çağırıyorsun. Düşünmeden çıkıyorum, ponponlu bereyi ıslak saçlarıma örtü yapıyorum. Üşümüyorum, ruhum titrerken adımlıyorum yorgun kaldırımları. Şimdi o tek başına ve biz iki kişi. O işleri iyi yapıyor, biz biraz yarım… Siz hiç bulutları takip ettiniz mi? Şimdi gökyüzünde hiç bulut yok. Sıkıntı çöktükçe uzaklaşıyorum kendimden. Yanımda yürürken göz ucuyla izliyorum saçlarını. Zaman aleyhime işlerken,...