Ana içeriğe atla

12 Yıllık Esaret- (12 Years a slave)

Yaşadığımız sürecin yoğunluğu azaltılmış bir savaş hali olduğunu belirtmekte fayda var. Aslında toplum olarak bir yok oluş evresine girmiş bulunmaktayız. Dili, kültürü ve yaşam şekli kendine ait olmayan deneysel bir halk karması ile karşı karşıyayız. Orta doğu halklarının yaşadıkları karışıklıklara benzeyen yönleri var. Ancak var olan durumun kendine has bazı paradoksları olduğunu unutmamak gerekir. Öncelikle yeni gelen kuşak işgal ve esaret ne demektir bu kavramları bilmemektedir. Öyle destansı mücadeleler vererek kazanmamıştır haklarını. Kendi aralarında yeni iletişim yöntemleri geliştirmişlerdir. Bu yeni yöntemlerden Y kuşağının ara formlarında kalmış bir birey olarak, benimde anlamadığım hususlar olduğunu belirtmek zorundayım. Ülkemizde uygulanan politikaları bir kenara bırakacak olursak, yeni yetişen kuşakların gelecekteki felaketin habercisi olduğunu söylemeliyiz. Elbette politikaları bir kenara iterken  yetişecek olan bireylerin politikanın çarkından geçerek bu hale geldiğini yadsıyamayız. Benim esas olarak derdim siyasetten uzaklaşmak. Çünkü Orta doğu da siyaset demek kan ve gözyaşı demektir. Son yaşanan süreçte herkes bir şeyler söylüyor televizyonlarda, ama esas problem sokağın ne konuştuğundadır. Sokaklar, eğer sürekli bir topluma ölümü çağrıştırıyor ise o toplumun sağlıklı yaşadığı düşünülemez. İnsanlarımızın bir kesimi tamamı ile Arap kültürü etkisinde iken sözde seküler yaşayan kesimi ise Amerikan yaşam tarzına geçmiş durumda. Kendimize has bir kültürden söz etmek yanlış olacaktır. Globalleşmenin nimetleri diyorlar buna. Aslında kültürsüz güdük bir toplum yaratılan. Kimsenin aidiyet duygusuna sahip olamadığı bir toplum var karşımızda. Diğer yandan yaratılmış olan örgütlü bir cahillik var. Evet örgütlü cahillik. Bunun kapsamının neler olduğuna bu yazıda değinmeyeceğim. Yaratılan yenidünyada  siz yazın almak isteyen alacaktır girdabına sürükleniyorsunuz. Bizim coğrafyamızda herkesin en doğrusunu bildiği içindir bu algı.





On iki yıllık esaret yazımın sonlarında değerlendireceğim filmin adı. Kazandığı başarılar ve ödüller bir yana, bugün yaşadığımız sıkıntıları anlamamıza yardımcı olabileceğini düşündüğüm bir film on iki yıllık esaret. 




1841 Washington DC’de kaçırılan keman sanatçısı Negro Solomon Northup’un acıklı hikayesini anlatan film, sinemanın güçlü bir silah olduğunu bizlere yeniden hatırlatıyor. Cesur sahnelerin rahatsız edici etkisini elbette göz ardı etmemekte fayda var. Filmin içeriğine çok fazla girmek istemiyorum. Özgür bir insan olarak yaşarken, bir anda köle olarak satıldığınızı düşünün ve sırtınızdaki etlerin kırbaçlanırken lime lime olduğunu, belki filmden sonra bu yazıyı tekrar okur ve elinize bir kadeh içki alıp özgürlüğe kaldırırsınız kadehinizi.

                                      

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KİMSESİZLER TRAGEDYASI

Buralarda Sonbahar sokakları derler yalnız ve karanlık köşelere. Ellerim ceplerimde ve karşımda Cihat etmeye hazır suratlar. Fanatizmi yenemediğimiz saatleri devirirken aklım, kediler çığlık çığlığa  mırıldanırken ve  kesinlikle havada sex kokarken, ruhumu mengeneyle sıkan baskıya rağmen bağırarak şarkı söylüyorum. Yürümek düşünmesini bilen insanın tek silahıdır. Toplumlarımız karanlık çağın ağırlığı altında ezilirken, insanın belki de son sığınağı bilmediği bir boşluğa yürümektir. Bir erkeğin kalbi olmamalıdır, doğuştan yasaklıdır ona ağlamak. Travması hep ağırdır erkeğin. Emin olmalı birileri artık erkek kediler, erkek insanlardan özgürdür. Şehir insanın ruhuna küstüğünde, kent kollarını sadece paraya açarken, beş parasız bir meczup saçlarını okşatamadığı anların intikamını yıldızlardan çıkarıyor. Orta doğu sokakları kan, gözyaşı ve tecavüz. Büyük babalar böyle istedi diye kilit vurduk dudaklarımıza, inanç belledik insan öldürmeyi. Boğaza kadar fanatizme battık. Kitles...

KÜÇÜK ADAMIN HİKAYESİ

INTRO Daha önce hiç tanımadığım bir tat dilimin ucundaki. “Yeni mi çıkarmışlar bu dondurmayı?” gülümsüyor, çok eğleniyor, damağımdaki tadın yarattığı şaşkınlıkla eğleniyor. Sucuk gibi terlemişim, topun peşinde koşmaktan. Babam hep bu komik deyimi kullanırdı, belki de beni kırmak yerine güldürmeyi tercih ederdi. Küçük kız yanındaki erkek çocuğuyla uzaklara dalıyor ve gülümsüyordu, gündüz vakti kendini gösteren Ay’a bakarak. Şimdi karanlığı geçtik, şimdi intronun sonuna yaklaşırken Elele tutuşup dünyanın ekseninde dönüyorduk. Şimdi dünya bizdik, sarıldık! Ayrılmayı yediremedik! Sustuk! Ve gülmedik… PEMBE PLASTİK TOP Kahvaltının sonuna gelirken gözüm heyecanla dışarıdaydı. Bu durumu kimseye çaktırmak istemezsin özellikle evdekilere. Ama anne ve baba her şeyi bilir ve hisseder. Gelen arkadaşın ardından hızla çıkılır evden. Annenin tüm uyarılarından kaçabilmenin tek yolu hızla ayakkabıları giyip uzaklaşmaktır. Dün patlayan topun yerine pembe plastik bir top gelmiştir. Çok güldü...

EROS VE UYGARLIK

Modern dünya; hepimizin yaşadığı, elektronik ağlarla çevrili ve bir bölümü tamamı ile çöplüğe dönmüş olan uygar gezegenimize verdiğimiz bir ad. Yaşadığımız hayat, buharlı makinelerin ardından insanlığın kendi yarattığı metaların kontrolüne girdiği, duygu dünyasının, düşünce ve akıl eksenin büyük oranda ters düz olduğu muazzam bir yapay zeka medeniyeti. Korkmayın bu yazı bir filmin senaryosundan ya da hazırlanmakta olan bir belgeselden alınmamıştır. İdeoloji; kimine göre korkutucu, kimine göre var olduğu yaşama yönelik olarak geliştirdiği düşünüş biçimi ve bazı sığ düşünürlere göre ideoloji komünizm anlamına gelmektedir. Küçük bir not; yaşadığımız yüzyılda herkes kendisini önemli bir düşünür sanmaktadır. İdeoloji; çevremizde bulunan her an ve her dakika gördüğümüz ve yaşadığımız sistemin aslında ta kendisidir. Reklam panoları, büyük alışveriş merkezleri, toplu taşıma araçları, yazılı ve görsel medyada yer alan mesajlar özetle zihnimize aktarılan her çeşit bilgi ideolojidir. Birey, ...