Ana içeriğe atla

Kayıtlar

DAMAĞIMDAKİ SİYANÜR Kış bitiyor. Kesif bir karanlık engel oluyor, hayali kağıtlarıma ruhumdan dökülen notaları nakşetmeme. Çişim geliyor, çişi gelince tuvalete gider insan ama bu ayazın ve bu karanlığın içinde mesanemi boşaltabileceğim bir tuvalet yok. Bir zamanlar kalbim heyecanla çarpardı. Özellikle ergenliğe adım attığım ilk yıllarda. Şimdi kalbim öylesine yorgun ki hatırlamaya korkuyorum, mazideki aşkları. İnanç, bir ara kafasını uzatır gibi oluyor ama halime pek bir acıdığından olsa gerek, yanıma sokulmuyor. ‘Kırmızı düşlerin yalnız çocuklarısınız’ derdi tanıdığım tek şairdi Bay Ç... Kalın kaşları, duygularıyla hemhal olmuş bedeniyle, dünyanın yükünü Atlas gibi hep sırtında taşırdı. Şimdi kim bilir nerede? Hangi düşlerin peşinde yaşama tutunmakta? Saat yok artık hayatımda. Akrep ve yelkovan neye benziyordu? Onu bile unuttum. Hangisi uzun hangisi kısaydı? Peki, hangisi dakika ve hangisi saati gösteriyordu?  Biliyorum Bay Ç. Yine uykusuz ve dert edinmekte mazlumların ...

YAŞIYORSUN VE ASLINDA...

Kıyıdayım, gözlerim dalgaları takip ediyor. Asla yakalayamayacağım köpükleri ve asla sarılamayacağım girdaplarıyla kokusunu içime çekiyorum; yarı tuzlu, yarı yosun kokulu maviliğin. Karanlıktan sonraki aydınlığa benziyor yalnızlığımın acısı. Tenime düşen ilk ışık parçacıkları sanki lime lime ediyor etimi. Acıyla örtüyor kirpiklerim gözlerimi. Çok temiz sanmıştım düşlerimi ve temiz sanmıştım aşklarımı. Bacaklarımda hissederken zevkini, masumiyet perdesi kalkarken bedenimden artık benim değildi aşklarım. Kimin sesi? Kimin kokusu? Bu duyduğum! Birazdan omuzuma dokunacak olan eller kimin? -Neden öylece durmuş ve gözlerin kapalı ufka bakıyorsun? Cevap vermeye utanıyorum. Kim bilir bu kaçıncı günah? Yanaklarıma ateş bastığını hissederek ve gözlerimi aralamadan cevaplıyorum… -Dalgaların dansına kulak veriyorum. -Büyük ayrılığın ardından kendine işkence ediyorsun. Ansızın beliren bu yabancı rahatsız ediyor ruhumu ve dönüp suratının tam ortasına bir yumruk atmak...

III.REICH DÖNEMİNDE SIRADAN BİR ÜNİVERSİTE ETKİNLİĞİ

“Bireyler ekonomik erkler karşısında bütünüyle etkisizleştirilmekte. Bu güçler toplumun doğa üzerindeki egemenliğini akla hayale gelmez bir düzeye çıkarmakta. Birey kullandığı aygıtın önünde görünmez hale gelirken, geçimi bu aygıt tarafından hiç olmadığı kadar iyi bir şekilde karşılanır. Bu adil olmayan durumda kitlelerin acizlikleri ve onlara dağıtılan metaların niceliğiyle birlikte güdülebilirlikleri de artmaktadır”.* Kültür bir barbarlık vesikası olmaya devam ediyor. Konferans salonundaki yerimi alırken çevremdeki insanların dış görünüşü algı dünyamda heterojen bir yanılsama oluşturuyor. Saçlarına rasta yaptıran gençler, küpeli erkekler ve rengarenk kıyafetleriyle libidinal dünyamıza göz kırpan genç kadınlar. Bu yanılsama Amerikalılaşma adlı kültür etkinliğimizin sonunda tuzla buz olacaktı…Faşist kültürün beslendiği yegane olgu propaganda ve yalandır. Toplumun kendisini eksik gördüğü noktalara sızar ve bu yumuşak bölgelerde ‘biz hep güçlüydük, şimdide güçlüyüz ve bunu kabul etmek...

KARMAŞIK DUYGULAR

Mavi bir ağustos sabahı gözlerimi kimsesiz bir bordoluğun içerisinde ruhumu koyulaştırdığım çaresiz bir mekanın içinde aralıyorum. Çevremi hep renklerle algıladım. Renkler sanki karanlığımdan kaçabilmenin tek çıkar yoluydu. Asla iyi bir ressam ya da iyi bir müzisyen olamayacağımı biliyorum. Tek meziyetim algıladıklarımı kağıda dökerken normal bir insana göre daha fazla cüretkar oluşum. Bir kuşun ne zaman kanat çırpacağını ya da bir kedinin ne zaman usulca avına yaklaştığını hissedebilirim. Bir ressam gibi gözler, tıpkı bir müzisyen gibi doğanın ritmini hissederim… Sandalyenin üzerinde gergin bir biçimde duran ve sanki bir zafer anıtı edasıyla karşımda dikilen çizgili iç çamaşırıma bakıp gülümsüyorum. Odamın benden habersiz toparlanmamış olması güzel bir duygu. Hep dağınık bir adam oldum. Ruhumun buz gibi bir yansıması bu dağınıklık. Duygu dünyamda hep böylesi bir kaosun içerisinde olmuştur. Genellikle insanlar tüm bu kaosun içerisinde kendimce yarattığım düzene, anlam veremediği...

AŞKIN DİYALEKTİĞİ-YOK OLUŞ

“Büyük şehir merkezlerinde oturan kişi tekrar bir vahşilik, bir tecrit edilmişlik konumuna döner. Daha önceleri duyulan gereksinmenin canlı tuttuğu, başkalarına bağlı olma duygusu, toplumsal mekanizmanın sorunsuz işleviyle giderek körelmeye yüz tutar. Bu mekanizmanın her mükemmelleştirilişi, belli davranış tarzlarını, belli duygu kıpırdanışlarını işlevsiz kılacaktır” * Barbarlığın buz gibi vesikası olan kültür, sıradan yaşamlarımızı renklendirirken ruhlarımızı yavaşça sömüren kan emici bir asalak durumundadır. Televizyonlarda, gazetelerde ya da aylık mecmualarda sıklıkla tartışılan bir konu olagelmiştir aşk. Pek çok kişisel gelişim zırvalığı uzmanının çokbilmiş önerilerini gerçekte uygulamasak dahi zorla dinlemek zorunda bırakılıyoruz. Yeni yetme bir Çin işkencesini andırıyor. Astroloji, yıldızların konumu ve diğer tüm şeyleri de hesaba katarsak aşk piyasasının oldukça geniş ve karlı bir alan yarattığını söyleyebiliriz. Kapitalist yaşam tarzının hakim olduğu toplumlarda insa...

PRİZMALAR FELSEFESİ-1KAHVE İMPARATORLUĞU

Issız ve belirsiz bir yönden, Yalnızca kötü meleklerin bulunduğu, Kara bir taht üzerinde hüküm süren, GECE adlı hayaletin olduğu, Bu topraklara yeni vardım…(Edgar Poe) Tekinsiz hayaletler sokağına benzetiyorum kapitalizmin girdiği her deliği. Edgar Poe’nun Düşsel Ülke adlı şiirindeki GECE adlı hayaletin us evreninde nasıl vücut bulduğunu ideoloji perdesinin ardından tüm çıplaklığıyla görüyorum. Unutma nerede insan çoksa orada çılgın tüketim tapınakları kurulmuştur. Hareketli bir prizmaya benzer, şu otomatik camlı kapılar. Kapı sizi algıladığında ardına dek açılır, girdiğiniz yer global ölçekli bir kahve dükkanıdır. Peki sadece global ölçekli bir kahve dükkanı mı girdiğiniz o yer? Bu sorunun cevabı klasik iktisat disiplini ve ekonomik parametreler ölçeğinde kuru bir evettir. Ancak bunun basit bir kahve dükkanı olmadığını anlamanın tek yolu zihninize yerleştireceğiniz prizmadan geçmektedir. Bildiğiniz üzere prizma ışığın kırılmasını sağlayan küçük bir araçtır. İdeoloji; zihi...

BERÇEM'İN HİKAYESİ

Kırık camlara basmadan yürümek için özen gösteriyorum. Binlerce parçayı incelerken dün geceki güç savaşını ya da çetin bir kavganın anısını hissediyorum. Başımı kaldırıp ufka doğru baktığımda kocaman bir  deryayı karşımda buluyorum . Van gölünü gördüğümde ruhuma dolan sonsuzluk hissiyle mutlu oluyorum. Geldiğimden beri ilk kez hissettiğim bir duygu. Yıllardır görülmeyen eski bir dosta kavuşmanın verdiği hazza benziyor. Evlerde neşeli bir telaş misafir geldi. Küçük bir şenlik havasında misafirin karşılandığını öğreniyorum, geldiğim yerlerde misafir yük, buralarda mutluluk demek. Kadınlar tebessüme, takdire, sevgiye ve teşekküre aç. Çocuklar; huzura, sarılmaya ve bol bol öpülmeye aç. Oyunlarında savaşçı bir yıkım hakim, gözlerinde gizleyemedikleri korku. Korkuya mahkum insanların coğrafyasındayım. Silah seslerinin, düşen bombaların, insan çığlıklarının toprağın altında gizli olduğu bir coğrafya. Küçük Berçemle o gün gölün kıyısında tanışıyoruz. Sessizce süzüyor beni oturduğ...