“Büyük
şehir merkezlerinde oturan kişi tekrar bir vahşilik, bir tecrit edilmişlik
konumuna döner. Daha önceleri duyulan gereksinmenin canlı tuttuğu, başkalarına
bağlı olma duygusu, toplumsal mekanizmanın sorunsuz işleviyle giderek körelmeye
yüz tutar. Bu mekanizmanın her mükemmelleştirilişi, belli davranış tarzlarını,
belli duygu kıpırdanışlarını işlevsiz kılacaktır”*
Barbarlığın buz gibi vesikası olan kültür, sıradan
yaşamlarımızı renklendirirken ruhlarımızı yavaşça sömüren kan emici bir asalak
durumundadır. Televizyonlarda, gazetelerde ya da aylık mecmualarda sıklıkla
tartışılan bir konu olagelmiştir aşk. Pek çok kişisel gelişim zırvalığı uzmanının çokbilmiş önerilerini gerçekte uygulamasak dahi zorla dinlemek zorunda
bırakılıyoruz. Yeni yetme bir Çin işkencesini andırıyor. Astroloji, yıldızların
konumu ve diğer tüm şeyleri de hesaba katarsak aşk piyasasının oldukça geniş ve
karlı bir alan yarattığını söyleyebiliriz. Kapitalist yaşam tarzının hakim
olduğu toplumlarda insani olarak algıladığımız tüm değerler ters-yüz olur. Bu durumu;
toplama kamplarının başkalaşmış hali olarak tahayyül ediyorum. Kentler
büyüdükçe bireyin alanı giderek sıkışmakta ve alıntıda yazarın belirttiği gibi
birey toplum tarafından tecrit edilmektedir. Yalnız olmadığını düşünen küçük
insanın, yaşadığı yalnızlığın boyutu travma yaratacak denli etkindir. Bu yazıyı
kaleme alan mütevazi kişi size aşkın varlığını ispatlamak zorunda değildir.
Çünkü aşk yoktur. Aşk diye tanımlanan ve saplantılı bir mitos haline getirilen
olgunun kendisi karşılıklı iki cins olmadan gerçekleştirilemez. Lacan’a dönecek
olursak eğer; Kadın yok ise zaten aşk temelsiz bir önerme haline geleceği için
yoktur. Özne olarak kapitalist kültürle harmanlanan birey bağımsızlaştıkça
başkasına duyduğu ihtiyaçta o oranda azalmaktadır. Bir arada yaşamı zorunlu
kılan şeylerde ihtiyaçlar ve zorunluluklardır. Modern toplumlarda evliliğin
anlamını yitirmesi ve kişilerin evlilik dışı yaşamı tercih etmelerinin
sebeplerinden biri de budur. Kısacası aşkın olabilmesi için bir kurtarıcının ya
da kahramanın yaratılması gerekmektedir. Klasik halk edebiyatındaki klişe
örnekten yola çıkarsak, beyaz atlı yiğidin gelip kadınını atına alması ve
uzaklara götürmesi beklenir. Günümüzde bunu paralı kurtarıcının gelmesi ile
özdeşleştirebiliriz. Zengin erkeğin zihinlerdeki kurtarıcı rolü sabitken,
herhangi bir kadının direkt olarak özgürce bir seçimde bulunması düşünülemez.
İstisnai örneklerin bu yazıda yeri yok.
Leyla ile Mecnun ya da Ferhat ile Şirin
efsanelerinin günümüz insanının mastürbasyon nesnesi olduğu kaçınılmaz bir
gerçektir. İdealleri yaratan şey zihnimizdeki ulaşılamayana ulaşma arzusudur.
Fakir ama akıllı ya da fakir ama bilgi düzeyi çok yüksek yakışıklı ve kaslı bir
erkeğin tahayyülü arzu edilen olsa da reel düzlemde çirkin bir burjuva birey
biraz önce tarif edilen profilin rahatlıkla yerini almaktadır. XVIII. Yüzyıldan
bugüne dek değişen pek bir şey yok gibi gözüküyor. Para ve unvanlar
ahlaki noksanlıkları örttüğüne göre feodalitenin hakimiyetinden, kapitalist
hakimiyete geçiş bizleri sadece görünen yaşamda ileriye taşımış gibi duruyor.
Diyalektik bir süreç; bir yandan kazandığımızı düşünürken diğer yandan
kaybediyoruz. Kültürü geçmişin bir mirası olarak taşıyan tek sınıf toplumu
yöneten aristokratlardır. Şahsi iddiam demokrasi maskesinin tarih cetvelindeki
yerinin artık silindiği yönündedir. Olmayan bir aşkı var eden insanlar, olmayan
bir demokrasinin de varlığını rahatlıkla kabul ederler. Burjuvazi yıkıldığı
düşünülen bir mirasın tamda orta yerine çöreklenmiştir. İmparatorluklar çağının
kapandığını iddia edenler, düştükleri yanılgı ile biçim değiştiren krallıklara
hizmet etmeye devam etmektedirler. Uzun bir zaman diliminde değil, yakın
gelecekte toplumların türlü zorluklarla elde ettikleri hakların çoğu burjuvazi
tarafından ilga edilecektir. Anayasalar askıya alınacak ve zafer soylu sınıfın
eline yeniden kırbacı almasıyla sonlanacaktır. Tam bu aşamada insanlığında
sonuna geldiği söylenebilir. İleri endüstri toplumunun prangalı uyuşuk
bireyleri, kültür halesi tarafından esir alınmış ve aptallaştırılmıştır.
Tek-tip bir insan prototipinden bahsediyorum. İnsan artık kültür tarafından
güdülenen bir otomattan daha ileriye geçemez. Tıpkı yapay zekaların onları
üreten kişiler tarafından kodlanarak hareket ettirilmesi gibi. Kendi
coğrafyamız için dikkatle izlenmesi gereken gelişim biçimi ise; tutuculuğun ve
çürümüşlüğün at başı olarak ilerlemesidir. Antagonistik olarak görülen bu
nosyonların birliği salt kötülüğün eytişimi olarak nitelendirilmelidir. Yerel
kültüre ait gelenekler kapitalist basınçla parçalanırken, çürümekte
(Bozuşmakta) ve bu çürüme kesif bir koku yaratmaktadır. Marquis de Sade’ı
yaşantısıyla eleştirebiliriz veyahut çarmıha gerebiliriz. Ancak Marquis kendi
sınıfının perspektifinden aşkı yorumlamış ve ömrünün sonuna dek bu tutkunun
peşinde koşmuştur. Karısının ona duyduğu bağlılık belki de Sade’ın
ahlaksızlıkları olarak nitelendirilen davranışlarının ötesinde bir ahlaksızlıktı.
Burjuva bir aile soylu bir isme kavuşabilmek için Sade kızlarına koca olarak
uygun görürken kadının buradaki konumunun derin bir hiçlik olduğunu belirtmek
yanlış olmayacaktır. Sade’ın karısı evliliği bir görev olarak görüyor ve bu
görevi layığıyla ifa etmeye çalışıyordu. Günümüzde farklı ilişki biçimleri ve
yaşam tarzları doğmuş gibi görünse de evliliklerin genel olarak bu düzlemden
uzak yaşandığını söyleyemeyiz. Vajina değerli bir meta ise ona binecek ya da
kullanacak olan erkek maddi yeterliliği ve soyadıyla bu vajinal zevki yaşamayı
hak etmelidir. Toplum bu nedenle güzel bir kadını yakışıklı bir fakirle görmek
istemez. Bu korkulu bir rüyadır. İleri toplumlarda, bekaretin önemsenmediği
durumlarda Eros basit bir eğlence aracına indirgenmiş durumdadır. Her halükarda
kadın ya da erkek ilk görüşte aşkı nostaljik bir şarkı olarak
nitelendirecektir. Kadının da, aşkın da yeniden dirilebilmesi için insanlığın
çağlar boyunca oluşturduğu bazı değerleri yeniden yüce konumlarına getirmesi
gerekmektedir. Kültür bu haliyle kalamaz. Toplumu değiştirme iddiasında bulunan
güçler, sadece iktisadi yapıları yıkılarak başarıya ulaşılamaz. Kültür yerel
veya global olarak kökünden dinamitlenmeli ve yok edilmelidir. Kapitalist
tüketim ilişkilerini ve bireylerin bilinç dışı evrenini arındırabilmenin tek
çıkış yolu uzlaşmasız bir yıkımdır. Bunun aksi durumunda ise insanlığı tersine
ve daha ürkütücü boyutta bedelleri olan bir yıkım beklemektedir. Şimdilerde bu
tarz bir yıkıma daha yakın olduğumuzu görmek ruhumu ziyadesiyle sıkıyor.
Anlaşılan o ki kıyamet kopmadıkça ve dünya üzerinde bir avuç insan kalmadıkça
akıllanacağa pek benzemiyoruz. Kalabalıkların içinde birbirimize çarpa çarpa
yürürken ve yalnızlığı çöplüğe dönüşen meydanlarımıza boca edip kendi
benliğimizden uzaklaşıyoruz. Aşkın diyalektiği kendi yok oluşunun ivmesel
hareketlerini bir ritüel gibi tekrar ederken, son bakışta birbirini
yakalayabilen istisnai aşklar bizden habersiz gizli cennetlerinde insanlık
adına yaşamı muhafaza etmeye devam ediyorlar.
*Son
Bakışta Aşk-Walter Benjamin S:135 (Metis Yayınları-2014)


Yorumlar
Yorum Gönder