Ana içeriğe atla

KARMAŞIK DUYGULAR

Mavi bir ağustos sabahı gözlerimi kimsesiz bir bordoluğun içerisinde ruhumu koyulaştırdığım çaresiz bir mekanın içinde aralıyorum. Çevremi hep renklerle algıladım. Renkler sanki karanlığımdan kaçabilmenin tek çıkar yoluydu. Asla iyi bir ressam ya da iyi bir müzisyen olamayacağımı biliyorum. Tek meziyetim algıladıklarımı kağıda dökerken normal bir insana göre daha fazla cüretkar oluşum. Bir kuşun ne zaman kanat çırpacağını ya da bir kedinin ne zaman usulca avına yaklaştığını hissedebilirim. Bir ressam gibi gözler, tıpkı bir müzisyen gibi doğanın ritmini hissederim…

Sandalyenin üzerinde gergin bir biçimde duran ve sanki bir zafer anıtı edasıyla karşımda dikilen çizgili iç çamaşırıma bakıp gülümsüyorum. Odamın benden habersiz toparlanmamış olması güzel bir duygu. Hep dağınık bir adam oldum. Ruhumun buz gibi bir yansıması bu dağınıklık. Duygu dünyamda hep böylesi bir kaosun içerisinde olmuştur. Genellikle insanlar tüm bu kaosun içerisinde kendimce yarattığım düzene, anlam veremediğim bir şaşkınlıkla bakarlar. Küçücük bir nesneyi bile asla kaybetmem ve bıraktığım dağınıklık içerisinde onu rahatlıkla bulurum. Duygularım aklımla çatışmıyorsa eğer nadiren şaşırır ve unutkanlık gösteririm. Parmağım arzuladığında teşbihte hata olmayacağı üzere; sihirli bir değnek gibi arzu duyulan şeyi kendisine sonsuz bir kuvvetle çeker.
Bütün bunların yanında kıskançlıkta da aynı kaosu gösteren bir mizacın yegane temsilcisiyim. Özgürlükçü ya da çağa ayak uyduran tarafımın yanında derin bir karşıtlık oluşturduğunu biliyorum. Çocukluğumun fırtınalı günlerinden kalan ve kapanması mümkün olmayan bir çıldırma hali ile sürekli iç içeyim. Kadınlardan korkuyorum. Neyse ki şimdilik güçlerinin sınırlı olarak farkındalar. Bugüne dek ruhumda hissettiğim tek otorite bir kadına aitti. Babanın otoritesinin yanıltıcı bir illüzyon olduğunu düşünüyorum. Sırf sex uğruna yabanıl bir kabilede babanın katli anlatısı maymunca bir edimi çağrıştırıyor. Komik bir yapım olduğu söylenir. Nitekim hayatın içerisindeki sıradan olmayan durumları yorumlayış tarzımla öyle olduğum söylenebilir. Bununla beraber sürekli pencereden bakan ve o kadının imgesini gözleyen bir çaresizin yaşadığı öfke nöbetleriyle renklerimi koyulaştırıyor siyahın korkunç esaretinin altında karanlıkla hemhal oluyorum.

Fırtınalar belki diner ama dalgalar kıyılarımızı dövmekten asla vazgeçmez. Korkularımda tıpkı bu dalgalar gibi, bu yüzden korktum sevmekten. Sürekli ağlamaktan belki de artık ağlamayı unuttum. Erkekler kadınlara neden böylesine öfke duyar ve şiddet gösterir diye düşündüğümde sürekli iktidarın acımasız duvarına tosladım. Vasat cinayetler ülkesinde iyi olmaya çalışan kıskanç bir yazarın kendisiyle olan konuşmasını sabırla dinlediniz…Teşekkür yok! Minnet de yok! Yaltaklanan ve dizlerinin üzerinde yaşayan bir ruhun yaşam hakkını savunacak kadar hümanist görmüyorum kendimi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEĞERSE AŞK...

Usulca aralandı kapı; içeriye doğru süzülürken, ayakları çıplaktı. Sevişmiş gibiydiler; ruhları tutsaktı dudaklarında. Yirmi birinci yüzyıl aşkları demişlerdi… Alınlarında yazan çetin bir suskunluktu. Elleri dokunurken yanaklarına, gözyaşlarını kucaklıyordu avuçları. Karartma günlerini yaşıyordu kent, gözlerinde ıssız acılar, erkek umarsız yalnızca onun dudaklarında yaşarken, tenler birbirine değdiğinde suskundu sokaklar. Zaman düşmandır aşklara, sürekli vurur insanın kollarına kırbacını duyumsayan yalnızca iki kişidir… Utangaç yaklaşırken nefesime,  arsızlığımda  saklı sevgim. Diyalektik ya da umarsız aşkında saklıyordu beni kimsesiz koynunda. Erkek: Düşlerini anlatıyordu dizlerinde…martılar kanatlanıyor annesinin ruhunda. Gözyaşlarını saklıyor kadınından, erkek mahzun, erkek yoksul, erkek çaresiz yirmi birinci yüzyılda.                                        ...

BİR ŞEYLER VE ÇOK ŞEYLER

"Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." (Sisifos Söyleni-Albert Camus)                 Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş olan yazarlardan bir tanesidir Albert Camus. Felsefeyi edebiyatla özdeşleştirmeyi seven, başkaldırının devinimi içerisinde sessizce ilerleyen ender insanlardan. Günümüz dünyasına bakarken, bize göremediğimiz pek çok ayrıntıyı gösterecektir Camus. Geriye gidişimizin temelleri bir yüzyıl öncesinde atılmaya başlanmıştır. İkinci dünya savaşı bu manada milat olmuştur. Hz.İsanın doğumunun takvimlere olan yansıması ile ilgilenmiyorum. Nazilerin yarattığı insan ötesi bir başkaldırı ile ilgilenmek zorunda olduğumuzu düşünenlerdenim. 1945 ve savaş sonrası dönem gerçek bir savaşımın yeni başladığını bizlere kanıtlayan örneklerle dolu. Evrimsel sürecimizin üst skalasında insanlığın nihai erginliğine ulaştığını d...

KARANLIĞIN SONUNDA

Güneş süzülürken uğur böceklerimin kanatlarının arasından, seni soruyorum dudaklarımı öpen rüzgara. Penceremden eğilip kedilerimi gözetliyorum, oyun derdinde ikisi de her şey yolunda. Geceden kalma son izleri de silebilmek için banyoda buluyorum kurtuluşu. Çıplaklığım da arıyorum unuttuğum merhametin huzursuz izlerini. Kalp atışlarımı düzene soktuktan sonra çıkıyorum. Kahvaltı ritüeli için masaya oturup çayımı yudumluyorum. Onu düşünüyorum, mesajını görüyorum ışıklı ekranın camından, boynumda nefesinin dolaştığını hisseder gibiyim tebessüm ediyorum... Telefonda duyuyorum sesini çağırıyorsun. Düşünmeden çıkıyorum, ponponlu bereyi ıslak saçlarıma örtü yapıyorum. Üşümüyorum, ruhum titrerken adımlıyorum yorgun kaldırımları. Şimdi o tek başına ve biz iki kişi. O işleri iyi yapıyor, biz biraz yarım… Siz hiç bulutları takip ettiniz mi? Şimdi gökyüzünde hiç bulut yok. Sıkıntı çöktükçe uzaklaşıyorum kendimden. Yanımda yürürken göz ucuyla izliyorum saçlarını. Zaman aleyhime işlerken,...