Ana içeriğe atla
DAMAĞIMDAKİ SİYANÜR
Kış bitiyor. Kesif bir karanlık engel oluyor, hayali kağıtlarıma ruhumdan dökülen notaları nakşetmeme. Çişim geliyor, çişi gelince tuvalete gider insan ama bu ayazın ve bu karanlığın içinde mesanemi boşaltabileceğim bir tuvalet yok. Bir zamanlar kalbim heyecanla çarpardı. Özellikle ergenliğe adım attığım ilk yıllarda. Şimdi kalbim öylesine yorgun ki hatırlamaya korkuyorum, mazideki aşkları. İnanç, bir ara kafasını uzatır gibi oluyor ama halime pek bir acıdığından olsa gerek, yanıma sokulmuyor.


‘Kırmızı düşlerin yalnız çocuklarısınız’ derdi tanıdığım tek şairdi Bay Ç... Kalın kaşları, duygularıyla hemhal olmuş bedeniyle, dünyanın yükünü Atlas gibi hep sırtında taşırdı. Şimdi kim bilir nerede? Hangi düşlerin peşinde yaşama tutunmakta? Saat yok artık hayatımda. Akrep ve yelkovan neye benziyordu? Onu bile unuttum. Hangisi uzun hangisi kısaydı? Peki, hangisi dakika ve hangisi saati gösteriyordu? Biliyorum Bay Ç. Yine uykusuz ve dert edinmekte mazlumların acılarını kendine.
İrlandalı yoksulları ve sömürgeci cani İngilizleri görmekte kabuslarında. Aradan yüz yıllar geçse de James’in ya da John’un kaleme aldığı derin acılardan bir türlü azade olamadık. Yorgunluk sarıyor tüm benliğimi ve adeta bir koza gibi örtüyor bedenimi. Tüm gün uykulu kalıp yine de uyuyamamak. Kafka çıksa bir köşeden utanırdı gördüğünde insanı. Hep bir ümit vardır John’un kalbinde, bazılarında ise sadece ölümün soğuk gerçekliği karşılar bizi. Doğumda çocuğunu kaybetmiş bir anne uzatsa keşke şimdi süt dolu memelerini bu yaşlı adama ve tam o an çıksa ölümün içinden yaşam tüm ihtişamıyla.
Yolcudur insan. Nereden ve nasıl yola çıktığının önemi yok. Zordur insan olabilmek. Belki Freud haklıdır umutsuzca çabalıyor ve hep aynı döngünün içinde hapis oluyoruz. Gregor kendisini ne kadar insan yapmak için uğraşsa da bu pek mümkün görünmüyor. Kaçamazsın vahşetinden zihninin. Ölümde oradadır yaşamda. Kim bilir bu yolcunun hikayesi Tolstoyvari bir şekilde yalnız başına bir tren istasyonunda son bulur. Şanslıysa onlarca insan gözyaşı döker. Şansı yaver gitmezse kendisine güzelim topraktan bir yer bile bulamayabilir. Ejderhanın ağzı açık yemeye hazır bekliyor seni;
Korkuyorsun! Kork!
Korkmak insana özeldir…Dik durdum masallarına inanma onuru kırıldığında hiçbir insan asla dik duramaz. Yıldırım düşmüş kızılçam gibi çığlıklar atarak çatırdar ve ruhu ikiye bölünü verir. Yan koğuşta başladı yine o acı oratoryo. Çocuk, genç, kadın ve yaşlı önemi yok insan artık çıktığında hapis olduğu bedeninin içinden, tanımakta zorlanırsın. Bu kişileri tanıyabilmek için ayırt edici bazı etkenleri duvara kazıyabilmiştim. Okuyucularımın sabrına binaen şimdi sırasıyla bu etkenleri okuyorum
*Para
*İktidar
*Şehvet
Mahşerin bu üç atlısının herhangi bir sırası yok, nasılsa hepsi ruhumuzda birinci sırada yer alıyor. Tüm bunları aklımdan geçirirken ölemediğime üzülüyorum. Meğer insan ölümü derin bir tutkuyla arzularmış. Uyumsuz kişiye kızma, unutma uyumsuzluk sağlıklı olmanın belirtisidir. Kalabalığa uyduğunda sende bir Gregor Samsa oluverirsin nasılsa. Birazdan tüm bu böcek sürüsü odaya doluşacak ve artık benim olmayan bedenimden insanlığımı sıyıracaklar.

Ben yine de yıldızları düşleyip sizinle kalacağım. Kimsesizler evreninde duyulmayan bu çığlık kuyusundan insanlığa seslenmeye ve sesimi duyurmaya devam edeceğim. Bay Ç. Ağzında bir siyanür kapsülüyle gezen şair, gazeteci ve bilim insanı. Şimdi anlıyorum, bu garip davranışın sebebini. Dişlerim sökülürken paslı penseyle, damağımdaki siyanür kapsülünü son bir kuvvetle nasıl parçaladığımı hayal ediyorum. Kış bitiyor. Artık acı yok ve sadece karanlık var. Ölüm meleği kucağında Shakespeare sokuldu acı çeken bedenime. Melek; Önce çıplak bir kadındı, sonra yoksul bir çocuk, sonrada profesyonel bir işkenceci. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEĞERSE AŞK...

Usulca aralandı kapı; içeriye doğru süzülürken, ayakları çıplaktı. Sevişmiş gibiydiler; ruhları tutsaktı dudaklarında. Yirmi birinci yüzyıl aşkları demişlerdi… Alınlarında yazan çetin bir suskunluktu. Elleri dokunurken yanaklarına, gözyaşlarını kucaklıyordu avuçları. Karartma günlerini yaşıyordu kent, gözlerinde ıssız acılar, erkek umarsız yalnızca onun dudaklarında yaşarken, tenler birbirine değdiğinde suskundu sokaklar. Zaman düşmandır aşklara, sürekli vurur insanın kollarına kırbacını duyumsayan yalnızca iki kişidir… Utangaç yaklaşırken nefesime,  arsızlığımda  saklı sevgim. Diyalektik ya da umarsız aşkında saklıyordu beni kimsesiz koynunda. Erkek: Düşlerini anlatıyordu dizlerinde…martılar kanatlanıyor annesinin ruhunda. Gözyaşlarını saklıyor kadınından, erkek mahzun, erkek yoksul, erkek çaresiz yirmi birinci yüzyılda.                                        ...

BİR ŞEYLER VE ÇOK ŞEYLER

"Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." (Sisifos Söyleni-Albert Camus)                 Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş olan yazarlardan bir tanesidir Albert Camus. Felsefeyi edebiyatla özdeşleştirmeyi seven, başkaldırının devinimi içerisinde sessizce ilerleyen ender insanlardan. Günümüz dünyasına bakarken, bize göremediğimiz pek çok ayrıntıyı gösterecektir Camus. Geriye gidişimizin temelleri bir yüzyıl öncesinde atılmaya başlanmıştır. İkinci dünya savaşı bu manada milat olmuştur. Hz.İsanın doğumunun takvimlere olan yansıması ile ilgilenmiyorum. Nazilerin yarattığı insan ötesi bir başkaldırı ile ilgilenmek zorunda olduğumuzu düşünenlerdenim. 1945 ve savaş sonrası dönem gerçek bir savaşımın yeni başladığını bizlere kanıtlayan örneklerle dolu. Evrimsel sürecimizin üst skalasında insanlığın nihai erginliğine ulaştığını d...

KARANLIĞIN SONUNDA

Güneş süzülürken uğur böceklerimin kanatlarının arasından, seni soruyorum dudaklarımı öpen rüzgara. Penceremden eğilip kedilerimi gözetliyorum, oyun derdinde ikisi de her şey yolunda. Geceden kalma son izleri de silebilmek için banyoda buluyorum kurtuluşu. Çıplaklığım da arıyorum unuttuğum merhametin huzursuz izlerini. Kalp atışlarımı düzene soktuktan sonra çıkıyorum. Kahvaltı ritüeli için masaya oturup çayımı yudumluyorum. Onu düşünüyorum, mesajını görüyorum ışıklı ekranın camından, boynumda nefesinin dolaştığını hisseder gibiyim tebessüm ediyorum... Telefonda duyuyorum sesini çağırıyorsun. Düşünmeden çıkıyorum, ponponlu bereyi ıslak saçlarıma örtü yapıyorum. Üşümüyorum, ruhum titrerken adımlıyorum yorgun kaldırımları. Şimdi o tek başına ve biz iki kişi. O işleri iyi yapıyor, biz biraz yarım… Siz hiç bulutları takip ettiniz mi? Şimdi gökyüzünde hiç bulut yok. Sıkıntı çöktükçe uzaklaşıyorum kendimden. Yanımda yürürken göz ucuyla izliyorum saçlarını. Zaman aleyhime işlerken,...