Ana içeriğe atla

BERÇEM'İN HİKAYESİ

Kırık camlara basmadan yürümek için özen gösteriyorum. Binlerce parçayı incelerken dün geceki güç savaşını ya da çetin bir kavganın anısını hissediyorum. Başımı kaldırıp ufka doğru baktığımda kocaman bir deryayı karşımda buluyorum. Van gölünü gördüğümde ruhuma dolan sonsuzluk hissiyle mutlu oluyorum. Geldiğimden beri ilk kez hissettiğim bir duygu. Yıllardır görülmeyen eski bir dosta kavuşmanın verdiği hazza benziyor.

Evlerde neşeli bir telaş misafir geldi. Küçük bir şenlik havasında misafirin karşılandığını öğreniyorum, geldiğim yerlerde misafir yük, buralarda mutluluk demek. Kadınlar tebessüme, takdire, sevgiye ve teşekküre aç. Çocuklar; huzura, sarılmaya ve bol bol öpülmeye aç. Oyunlarında savaşçı bir yıkım hakim, gözlerinde gizleyemedikleri korku. Korkuya mahkum insanların coğrafyasındayım. Silah seslerinin, düşen bombaların, insan çığlıklarının toprağın altında gizli olduğu bir coğrafya. Küçük Berçemle o gün gölün kıyısında tanışıyoruz. Sessizce süzüyor beni oturduğum yerden. Göz ucuyla da ben süzüyorum onu, birbirimize yakalandığımızda kızarıveriyor yanaklarımız.

Berçem çok susuyor, Berçem konuşmuyor. Berçem kalbimle konuşuyor, Berçem ruhumdaki sevgiyle dans ediyor. Kucağıma gelirken Berçem herkes şaşırıyor; o güne dek kimseyle iletişim kurmamış bu küçük kız cesurca atılmıştı kollarıma. Büyükler ses etmiyor, kilometrelerce uzaktan gelen yabancıyla Berçem’in sarılmasına.

Küçük başını göğüs kafesime koyduğu anda tüm ruhum sarsılıyor, yıkıntıların arasından yardım istiyorum, ikimizde birbirimizin enkazında sıkışmış gibiyiz. Daha sıkı sarılıyoruz birbirimize.

Avuçlarımı öpüyor, yanaklarını öpüyorum, ağlıyor, ağlıyorum. O savaşın çocuğu, ben rahat hayatımın romantik delikanlısı. Saçları örgülü, kara gözlü, kara yazgılı kız sığınırken korunaklı bedenime, doğa suskun göl çıt çıkarmıyor. Sürekli zıplayan balıkları artık görmüyorum. Balıklar, kuşlar ve su saygıyla izliyor acılarına sarılan ve sevgilerini ortak eden bu iki yabancıyı.

Ne olur dön artık! bitsin demekle biter mi insanlığın acısı? Hiç mutlu ol demekle mutlu olur mu çocuk? Sonsuz bir Mevla var mı insan ruhunu satın alabilecek? Günlerce okunan hikayelere kulak kabartırken Berçem gerçeği de, masalı da biliyordu ama hep susuyordu. Çok seviyordu onu hep uyumak istiyordu, bir an bile ayrılmıyordu kendisine ilk kez kitap okuyan yüce gönüllü yabancıdan.

Sevginin gücünü birbirlerinden öğrenmişlerdi, ayrılığın yüreği nasıl dağladığını da.

04:36

Şimdi yukarıdan onu izliyorum, kalbinin atışını duyar gibiyim. Saçları, dudakları, göz kapakları ve kirpikleri… Karanlığı katıyorum, sevgimle harmanlıyor pencereden dışarı bir kuş gibi özgür bırakıyorum. Şimdi küçük Berçem gökyüzünden bizi izlerken, ben bir Kürt kızına aşık oluyorum. Tekrar göğsüme düşen o bedeni hatırlıyor ağlıyorum. Güzel uyu özgürlüğüm, rüyanda çocuklara özgürlüğü ver. Bitmeyen oyuncaklar, tükenmeyen çikolatalar ve sevgi dolu bir dünya ver. Bir gün tüm bu kargaşa son bulduğunda sen yine bana gel bana gel ve kocaman bir papatya bırak toprağımın üzerine… 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEĞERSE AŞK...

Usulca aralandı kapı; içeriye doğru süzülürken, ayakları çıplaktı. Sevişmiş gibiydiler; ruhları tutsaktı dudaklarında. Yirmi birinci yüzyıl aşkları demişlerdi… Alınlarında yazan çetin bir suskunluktu. Elleri dokunurken yanaklarına, gözyaşlarını kucaklıyordu avuçları. Karartma günlerini yaşıyordu kent, gözlerinde ıssız acılar, erkek umarsız yalnızca onun dudaklarında yaşarken, tenler birbirine değdiğinde suskundu sokaklar. Zaman düşmandır aşklara, sürekli vurur insanın kollarına kırbacını duyumsayan yalnızca iki kişidir… Utangaç yaklaşırken nefesime,  arsızlığımda  saklı sevgim. Diyalektik ya da umarsız aşkında saklıyordu beni kimsesiz koynunda. Erkek: Düşlerini anlatıyordu dizlerinde…martılar kanatlanıyor annesinin ruhunda. Gözyaşlarını saklıyor kadınından, erkek mahzun, erkek yoksul, erkek çaresiz yirmi birinci yüzyılda.                                        ...

BİR ŞEYLER VE ÇOK ŞEYLER

"Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." (Sisifos Söyleni-Albert Camus)                 Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş olan yazarlardan bir tanesidir Albert Camus. Felsefeyi edebiyatla özdeşleştirmeyi seven, başkaldırının devinimi içerisinde sessizce ilerleyen ender insanlardan. Günümüz dünyasına bakarken, bize göremediğimiz pek çok ayrıntıyı gösterecektir Camus. Geriye gidişimizin temelleri bir yüzyıl öncesinde atılmaya başlanmıştır. İkinci dünya savaşı bu manada milat olmuştur. Hz.İsanın doğumunun takvimlere olan yansıması ile ilgilenmiyorum. Nazilerin yarattığı insan ötesi bir başkaldırı ile ilgilenmek zorunda olduğumuzu düşünenlerdenim. 1945 ve savaş sonrası dönem gerçek bir savaşımın yeni başladığını bizlere kanıtlayan örneklerle dolu. Evrimsel sürecimizin üst skalasında insanlığın nihai erginliğine ulaştığını d...

KARANLIĞIN SONUNDA

Güneş süzülürken uğur böceklerimin kanatlarının arasından, seni soruyorum dudaklarımı öpen rüzgara. Penceremden eğilip kedilerimi gözetliyorum, oyun derdinde ikisi de her şey yolunda. Geceden kalma son izleri de silebilmek için banyoda buluyorum kurtuluşu. Çıplaklığım da arıyorum unuttuğum merhametin huzursuz izlerini. Kalp atışlarımı düzene soktuktan sonra çıkıyorum. Kahvaltı ritüeli için masaya oturup çayımı yudumluyorum. Onu düşünüyorum, mesajını görüyorum ışıklı ekranın camından, boynumda nefesinin dolaştığını hisseder gibiyim tebessüm ediyorum... Telefonda duyuyorum sesini çağırıyorsun. Düşünmeden çıkıyorum, ponponlu bereyi ıslak saçlarıma örtü yapıyorum. Üşümüyorum, ruhum titrerken adımlıyorum yorgun kaldırımları. Şimdi o tek başına ve biz iki kişi. O işleri iyi yapıyor, biz biraz yarım… Siz hiç bulutları takip ettiniz mi? Şimdi gökyüzünde hiç bulut yok. Sıkıntı çöktükçe uzaklaşıyorum kendimden. Yanımda yürürken göz ucuyla izliyorum saçlarını. Zaman aleyhime işlerken,...