Ana içeriğe atla

Kayıtlar

KATİLİN GÜNCESİ

15 Kasım yani bugün…. Adımları sıklaşıyor... Parkın içinden beni fark etmeyi başardı. Çok güzel değil, göğüsleri ve belki bir parça kalçaları ilgimi çekiyor. Düşüncelerimi güneş gözlüğümün arkasına iterken samimiyetsiz bir gülüş yerleştiriyorum dudaklarıma. Şimdi, yanımda ve yanakları yanaklarıma değiyor. Ten uyumunu yakalamaya çalışıyoruz sanki… İnsanlar garip canlılar tavus kuşlarına benziyorlar bazen, tavus kuşu dişisini etkilemek için tüylerini açar ve dans eder. Tabi tüm bu saçmalıklar, erkek denilen garip canlının omuzlarına yükleniyor. Hadi sayalım şimdi, bu aptal kadın yanımda yürürken bir kadın nasıl tavlanır onu sıralayalım. 14 Kasım 1999 saat:23/55 Alnımdan süzülen küçük bir damlayı göbek deliğine denk getirmenin zafer çığlığını atarak yataktan doğruluyorum. Mutluyuz, ikimizde orgazm olduk. Nasılsa; önemli olan orgazm olmaktı. İnanmadığımız bir sürü yalan aşk sözcüğünü birbirimizin diline bırakıp, kendimizi banyoya attık. İnsan bazı şeyleri unutabilen bir canlıdır...

KÜÇÜK ADAMIN HİKAYESİ

INTRO Daha önce hiç tanımadığım bir tat dilimin ucundaki. “Yeni mi çıkarmışlar bu dondurmayı?” gülümsüyor, çok eğleniyor, damağımdaki tadın yarattığı şaşkınlıkla eğleniyor. Sucuk gibi terlemişim, topun peşinde koşmaktan. Babam hep bu komik deyimi kullanırdı, belki de beni kırmak yerine güldürmeyi tercih ederdi. Küçük kız yanındaki erkek çocuğuyla uzaklara dalıyor ve gülümsüyordu, gündüz vakti kendini gösteren Ay’a bakarak. Şimdi karanlığı geçtik, şimdi intronun sonuna yaklaşırken Elele tutuşup dünyanın ekseninde dönüyorduk. Şimdi dünya bizdik, sarıldık! Ayrılmayı yediremedik! Sustuk! Ve gülmedik… PEMBE PLASTİK TOP Kahvaltının sonuna gelirken gözüm heyecanla dışarıdaydı. Bu durumu kimseye çaktırmak istemezsin özellikle evdekilere. Ama anne ve baba her şeyi bilir ve hisseder. Gelen arkadaşın ardından hızla çıkılır evden. Annenin tüm uyarılarından kaçabilmenin tek yolu hızla ayakkabıları giyip uzaklaşmaktır. Dün patlayan topun yerine pembe plastik bir top gelmiştir. Çok güldü...

İKARUS

Yaz günlerinin küçük kumları çılgınlar gibi kızarttığı zamanlarda...Uzandığım yerden yanımdaki bikinili rüyayı izlerken, yakalıyorum kendimi. Deli gibi bir şey oldum bu aralar. Kendi kendime kıkırdarken şimdide ona yakalandım. Utandığını belli eden yirmi beş yaşındaki koca bebeğin alnından irice bir damla ter havluya yuvarlanıverdi. Soran bakışlarla ve gülümseyerek karşılık verdi tatlı telaşıma, sonra bıraktı esmer tenini dalgalarına denizin. Romanımı okurken; daha doğrusu okurmuş gibi yaparken, suyun içindeki küçük denizatıyla yaşadığım aşkı düşlüyordum. Sevişir gibiydi. Gün batımında bikinisini düğümlerken arkasındaki erkek bendim. Birlikte yüzerken balıkları kıskandıran bizdik. Nasıl başarıyorduk? Neyi? Tabi ki balıkları kıskandırmayı. Şimdi kollarımda çözerken bikinisini ve memelerini özgürlüğe kavuştururken, suyun içinde mutlu iki aşıktık. Hava kararırken güneşe güle güle diyorduk, çılgınlar gibi öpüşüp dilimizin yerini değiştirirken. Şimdi nasıl terk edecektik bu...

GİRERKEN BOŞLUĞUNA

Güneşin çocukları henüz yatağa yeni düşüyordu. Üzerimi değiştirirken yerde duran iç çamaşırlarından kendime ait olanı bulmakta zorlandım. Bir kez daha arkamı dönüp ona baktığımda vücudunun kıvrımlarını hayranlıkla izliyordum. Çocukluğumun seslerini kulağımda duyarken evi biran önce terk etmeliyim, gömleğimi iliklerken sırasını karıştırıyorum. Küçük kağıdı karalarken aklıma gelen ilk sözü iliştiriyorum  “Elimde değil” Dışarı attığımda kendimi ruhumun hala o evde olduğunu bilerek soğuk havayı çekiyordum ciğerlerime. Kimden kaçıyordum yatağımda inleyen kadından kaçmıyordum. Felaketimden çözemediğim yığınla sorudan kaçarak ilerliyordum şehrin kör sokaklarında. Otobüs durağındaki simitçiden almayı düşündüğüm şeyi es geçiyorum. Bozuk atıyor simitler. Sahile vurmalıyım hiç vakit kaybetmeden yeniden vurmalıyım kayaklıklarıma. Sisifosun kayası gibi denizle olan ilişkim. Dalgalara her çarpışında bedenim, yeni bir umuda kanat çırpıyor ruhum. Edebi şımarıklıklarımı okuttuğum binlerce ok...

PARACOMANDANTE

Paracomandante: “Dilden dile değil de sanki dilden olaya ya da olaydan olaya tercüme yapıyor gibiyim sosyal medyada” Gezi olaylarının ateşli zamanlarında hayatımıza girmiş bir fenomen Paracomandante. Attığı twitlerle hepimizin söylemek istediklerini ama söylemeye cesaret edemediğimiz şeyleri ifade eden sosyalist karakteri ağır basan bir kişilik. Tüm bu etkisini belki de kimliğinin gizli olmasına ve Zapatista hareketine duyduğu sempatiye borçlu. Gerçek olan ise muhalif insanların yüreğinde şimdiden hatırı sayılır bir yer bulmuş olmasıdır. Gündemi ve yaşadığımız olayları değerlendirirken siyasetin sığ dilinden ve alışıldık tavırlardan özellikle kaçınıyor. Anti entelektüalizmin yüceltildiği bir durumla karşı kaşıya olduğumuzu belirten Paracomandante, sosyal medyada kırdığı insanlara üzüldüğünü ve aslında kendisinin tüm insani özelliklerini sosyal ortama yansıtmasının ilgi çekici olduğunun altını çizdi. Dünya siyasi tarihinde; Meksika kökenli zapatista hareketinin öncüsü ...

TARİHİN İZİNDE

“Genç nesil tek bir ideolojiye saplanıp kalmamalı, her felsefeyi ve düşünce sistemini merak edip çok araştırma yapmalı ve kitap okumalı” Tarihin izinde genç bir delikanlı Ahmet Karakuş, 1934 yılında Artvin’in Ardanuç beldesinde doğan Karakuş, zorlu bir hayat mücadelesinin içinden sıyrılıp gelmiş bir isim. Herkes tarafından tanınmayan ancak araştırmaları ve tarih alanındaki çalışmalarıyla özel bir yere sahip. Antalya’da yaşayan bir yazar Karakuş ve bir kent için gurur kaynağı. Cumhuriyet’in bugün geldiği durumdan rahatsızlık duyduğunu dile getiren Karakuş, En büyük korkusunun halkımızın Mustafa Kemal’i ve Cumhuriyet devriminin kazanımlarını unutması olduğunu belirtti. 1972 yılında Mamak Cezaevinde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarıyla tanıştınız. O döneme ilişkin unutamadığınız bir anıyı bizimle paylaşır mısınız? Ürgüp Halk Evi başkanıyken 12 Eylül’ün meşhur muhalifleri toplama kampanyası neticesinde cezaevine girdim. Bir ihbar ve iftira sonucu 1972 yılında Mamak cezaevine gön...

COELHO VE NOE

Elaktra, Murphy’e mastürbasyon yapmaktadır, iki genç aşığın sex sahnesiyle başlayan Love (Aşk) filmi Gaspar Noe’nin uzun metrajlı dördüncü çalışmasıdır. Filmde Noe’nin tarzını (olumlu yönde) değiştirmediğini görmekteyiz. Filmdeki açık sex sahnelerinin herhangi bir pornografik yapımdan farksız olması, yönetmen için bir başka handikaptır. Erotik- melodram tarzında bir film olduğu belirtilse de filmdeki sahneler erotizmin oldukça ötesindedir. Sıkı bir Gaspar takipçisi olarak Love filmi bende derin bir hayal kırıklığı yarattı. Dönüş yok ve Boşluğa giriş (Enter The Void) filmlerindeki performansının aksine zayıf bir senaryo ve devrimci perspektifin uzağında vasat bir çalışma olduğunu söyleyebilirim. Kişisel olarak konulu bir porno izlemek istesem bunu pek ala bulabilir ve Noe’nin filminden daha iyi çalışmalara ulaşabilirim. Sinema sektöründe cinsellik sahnelerinin sınırının porno ve film yapıtı arasındaki bir sınır olduğuna inanıyorum. Avrupa toplumunun yozlaşan bireysel ilişki biçim...