Elaktra, Murphy’e mastürbasyon yapmaktadır, iki genç
aşığın sex sahnesiyle başlayan Love (Aşk) filmi Gaspar Noe’nin uzun metrajlı
dördüncü çalışmasıdır. Filmde Noe’nin tarzını (olumlu yönde) değiştirmediğini
görmekteyiz. Filmdeki açık sex sahnelerinin herhangi bir pornografik yapımdan
farksız olması, yönetmen için bir başka handikaptır. Erotik- melodram tarzında
bir film olduğu belirtilse de filmdeki sahneler erotizmin oldukça ötesindedir.
Sıkı bir Gaspar takipçisi olarak Love filmi bende derin bir hayal kırıklığı
yarattı. Dönüş yok ve Boşluğa giriş (Enter The Void) filmlerindeki
performansının aksine zayıf bir senaryo ve devrimci perspektifin uzağında vasat
bir çalışma olduğunu söyleyebilirim. Kişisel olarak konulu bir porno izlemek
istesem bunu pek ala bulabilir ve Noe’nin filminden daha iyi çalışmalara
ulaşabilirim. Sinema sektöründe cinsellik sahnelerinin sınırının porno ve film
yapıtı arasındaki bir sınır olduğuna inanıyorum. Avrupa toplumunun yozlaşan
bireysel ilişki biçimlerini ele almanın daha güzel yöntemleri elbette ki
vardır. Meselemiz izleyici kitlesine sevgi ve aşk gibi kavramların içlerinin
nasıl boşaltıldığını anlatmak ise kesinlikle yönetmenin bir önceki filmi bu
konuda daha fazla yardımcı olacaktır. Psikanalisttik ögelerin ağırlıklı olarak
yer aldığını ve başkarakterlerden birsinin adının Elektra olmasının bu
komplekse yapılan bir gönderme olduğunu konu hakkında bilgisi olanlar hemen
yakalayacaklardır. Paris’te başlayan aşk hikayemiz Murphy ve Elektra için acı
sonla bitecektir. Sınırsız fanteziler eş değiştirme, grup ve eşcinsel
ilişkilerde dahil sex’in her boyutu filmde ele alınmaktadır. Neticede
birbirlerine delicesine aşık bu iki karakter arasındaki ilişki Murphy’nin
komşusunu hamile bırakmasıyla sonlanacaktır. Film, yozlaşan ve her türden
ilişkiyi maddi temellere indirgeyen toplumumuzun manevi değerlerinin nasıl
yıkıldığını anlatmak istemiş olsa da yönetmenin son filminin kendi adıma
fiyaskoyla sonuçlandığını söyleyebilirim. Bireyin mahremiyetinin yıkılışı,
insanlığın sevgiyle olan bağının hayvani düzeye indirgenmesi ve doğanın insan
karşısındaki zaferi insanı yeni köleliğe ve yok oluşa götürmektedir. Garip bir
biçimde Gaspar Noe’nin Love filmindeki hikaye Paulo Coelho’nun Zahir romanı ile örtüşmektedir. Yönetmenin bu
romandan etkilenip, etkilenmediğini elbette ki bilmiyorum ancak kişisel
tercihim sorulacak olursa Coelho’nun romanını tercih ederim. Tabi ki sıkı bir
kitap okuru sinema filmi ve kitap karşılaştırmamı bayağı bulabilir elbette ki
amacım yönetmene haksızlık etmek değil, esas gayem romandaki hikaye ve love
filminin sanaryosu arasındaki bağı kurmaktır.
ZAHİR
Roman, yazarın diğer kitaplarıyla olan ilişkisi
bağlamında ele alınmalıdır. Coelho’nun romanlarındaki kaygıdan söz ediyorum.
Siyamcı, Zahir ve Hac konuları ve ana fikri göz önünde bulundurulacak olursa
birbirlerini tamamlayan eserlerdir. Kendi manevi keşfini gerçekleştirebilmek
üzere yola çıkmış olan insanların mücadelesidir yazarın kaygısı. Coelho’nun
anlatımı bu mücadeleyi bizlere yalın bir biçimde aktarmaktadır. Zahir,
birbirlerine aşık ve kariyerlerinde başarılı bir çiftin evliliklerini kurtarma
telaşını anlatan bir romandır. Roman, günümüz insanının doyumsuzluğunun ve elde
ettiklerinden bir türlü neden mutlu olamadığının ironik bir anlatımıdır. Başkarakter
Ester oldukça mahir bir gazetecidir. Kocası ise başarılı bir yazar ve popüler
bir kişiliktir. Bütün bu başarı ve görünürdeki derin aşk zamanla kısır çatışmalara
ve monotonluğa dönmektedir. Tüm evliliklerin kaderinden söz edilmektedir.
Buradan hareketle genel bir modern toplum analizi elbette ki yapılabilir. Ancak
tüketim ideolojisinin etkisi altında olmayan kişilerin romanda ya da filmde
anlatılan bireylerin hezeyanlarını yaşadıklarına olan inancım oldukça düşüktür.
Esas problem günümüzde bireylerin boşlukta yaşamalarıdır. Derin bir boşluktan söz
ediyorum. Şu şekilde örneklendirelim: Dev bir elin sizi dünyadan çektiğini
düşünün ve atmosferin dışına sonsuz bir karanlığın içine, yani uzaya öylece
bırakıldığınızı hayal edin. Ne hissederdiniz? İşte günümüz insanı bu durumu
somut bir biçimde yaşamaktadır. Tek bir farkla! örneği açıkladığım siz okuyucu
o boşluğa bırakıldığınızın farkındasınızdır. Ancak modern toplumlarda yaşayan
bu bireyler o boşluğun nadiren farkına varabilirler. Genelde bu farkındalık
belirli bir seviyede ortaya çıkmaktadır. Kitaptaki kadın karakterin gazeteci
olması da mistik bir deyim kullanmak gerekirse bu sonuca dalalettir. Sonu gelmez
bir tatmin olamama kuşatması altındadır birey. Savaş muhabiri olup hayatını
tehlikelere atmak, kocasını ardında bırakıp Kırgızistan’da görev yaparken yeni
aşklara; bunu aşk olarak tanımlamamakta yarar var. Yeni heyecanlara doğru yol
alırken, kişi mutluluğu ve tatmini aramaktadır. Meseleyi biraz daha
karmaşıklaştıralım; Aydınlanmanın diyalektiğinde önemli bir tespit vardır.
Adorno ve Horkheimer’a göre; günümüz kitle kültüründe kişilerin özel hayatları
yani mahremiyeti topluma açık hale getirilir. Buradaki esas kasıt bireylerin
kişisel yaşamlarının basit bir tüketim nesnesine indirgendiğine ilişkindir.
Porno filmler, daha usturuplusu BBG evleri ya da bir gurup insanın belirli bir
yaşam alanına tıkılarak televizyon ekranlarına yansıtılması biçimini alan bir
ticaret türü ile karşı karşıyayız. Bahsettiğim konular insanın içerisinde yatan
güdüleri manipüle etmekle ilişkilidir. Neticede insan mahremiyetinin tüketim
aracı olarak sermaye eliyle alınıp, satılıyor olması bizi sistemin bir başka
felaketine sürüklemektedir. Nitekim romanda, yazar Estere ulaştığında çoktan
onun karnında başkasının çocuğu vardır. Bu romanda erkek karakteri filmdekinin
aksine daha masum bir noktada değerlendirsek bile erkekte romandaki anlatımda
karısını aldatmıştır. Bunun elbette ki masum bir kaçamak olduğu roman
içerisindeki diyaloglarda belirtilmektedir. İki yapıtta da romanda ya da filmde
diyalektik bir sürece rastlamaktayız. Bireyin duygularının ve insanın yarattığı
yüce değerlerin yıkıldığına şahit olmaktayız. Garip bir biçimde Avrupa'daki bu
yozlaşmanın doğu toplumlarında renk değiştirmiş bir şeklini görüyoruz. Yani
muhafazakarlık arttıkça, toplumun ahlak seviyesinde bir yükselişten
bahsedemiyoruz. Tam tersi bir biçimde teolojik evrenin etkisi arttıkça
biçimlerde değişim görülse de içerikte yozlaşmanın tersine doğru bir etkiden
bahsetmemiz söz konusu değildir. Grup ilişkiler, eş değiştirme, eşcinsel
birliktelikler aklımıza gelebilecek tüm fantezi biçimleri bu toplumlarda da
görülmektedir. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Tüketim ideolojisinin hakim olduğu
yani; kapitalist kuralların işlediği toplumlarda çürüme hızlanarak devam
edecektir. Çıkışı Coelho’nun tarzı ile göstermek istersek birey bu kuşatmadan
ve boşluktan ancak kendi dünyasını fark ederek, yani keşfederek bulabilir. Eros
ve uygarlık arasında çok ince bir çizgi ve doğaya benzeyen hassas bir denge
vardır. Birinin diğerine göre daha fazla ya da daha az baskılanması mevcut
dengeyi bozacağı için dikkatli olunmalıdır. Bu bahsettiğim durum ise iktidar
ile doğrudan ilişkilidir. Bugün yaşadığımız dünyada sex ideolojinin en somut
biçimidir. Sex insanlık için ödül ve ceza sistemi biçimini almış bir
etkinliktir. Aşktan bahsetmek ise hiç istemiyorum. O noktadan uzaklaşalı
oldukça uzun bir zaman oldu. Cinselliğin toplumdaki yasal onayının da (Evlilik
kurumunun), bu maddi temelli ilişkileri maskelemek dışında başka bir şeye
hizmet etmediği için, evlilik giderek anlamsız hale gelmektedir. Tolstoy’un
önemli eseri Kreutzer Sonat’tından bugüne pek fazla bir şeyin değiştiğini
söyleyemeyiz. Şimdi sakince koltuğa oturup düşünmenin zamanıdır. Hayatımız diye
tarif ettiğimiz şeyin öncellikle kimin hayatı olduğunu, kaç kitap okuduğumuzu
ve sevdiğimizi söylediğimiz kişiye karşı neler hissettiğimizi dürüst bir
biçimde sorgulamalıyız. Ancak bütün bu sorulardan evvel kendimize ulvi bir amaç
edinip o doğrultuda savaşmayı unutmamalıyız. Aksi takdirde ideolojinin
boşluğundaki o suni evrende görece mutluluğumuzun ve sahte sadakatlerin
içerisinde yaşayıp ölmeniz içten bile değil.



Yorumlar
Yorum Gönder