Paracomandante:
“Dilden dile değil de sanki dilden olaya ya da olaydan olaya tercüme yapıyor
gibiyim sosyal medyada”
Gezi
olaylarının ateşli zamanlarında hayatımıza girmiş bir fenomen Paracomandante.
Attığı twitlerle hepimizin söylemek istediklerini ama söylemeye cesaret
edemediğimiz şeyleri ifade eden sosyalist karakteri ağır basan bir kişilik. Tüm
bu etkisini belki de kimliğinin gizli olmasına ve Zapatista hareketine duyduğu
sempatiye borçlu. Gerçek olan ise muhalif insanların yüreğinde şimdiden hatırı
sayılır bir yer bulmuş olmasıdır. Gündemi ve yaşadığımız olayları
değerlendirirken siyasetin sığ dilinden ve alışıldık tavırlardan özellikle
kaçınıyor.
Anti
entelektüalizmin yüceltildiği bir durumla karşı kaşıya olduğumuzu belirten
Paracomandante, sosyal medyada kırdığı insanlara üzüldüğünü ve aslında
kendisinin tüm insani özelliklerini sosyal ortama yansıtmasının ilgi çekici
olduğunun altını çizdi.
Dünya
siyasi tarihinde; Meksika kökenli zapatista hareketinin öncüsü Marcos Subcomandante
(Alt komutan) adı ile ön plana çıkmıştı. Twitter profilinizdeki Angola
bayrağını ve paracomandante tercihinizi nasıl açıklıyorsunuz?
Subcomandante de
olabilirdi elbette ama yüzlerce benzer kullanıcı ismi olacağını tahmin ederek
başka bir Latince bir ön ekle yine EZLN’ye çağrışım yapmayı tercih ettim,
özgün, az bulunur ve akılda kalıcı olmalıydı, ben de paracomandante,
yan-komutan olmasına karar verdim. Ama özellikle niye EZLN dersek, bu sosyal
medya hesabını Haziran olaylarının içindeyken açtım. O günlerde sokakta ve
barikatlarda gördüğümüz şey her şeyden bir parça olmasıydı, bir parça
sosyalistler, bir parça anarşistler, bir parça demokratlar, büyük bir parça
cumhuriyetçiler, yine büyük bir parça apolitik insanlar ve her birinin kendi
alt parçaları. Bütün bu parçaların ve alt parçaların arasında sonu gelmez
teorik ve pratik tartışmaların olduğunu da biliyoruz. Buna rağmen kolektif bir
beden gibi hareket edebiliyordu. Bu demek değil ki sorunsuzdu, barışmışlardı,
nihayet tartışmalar çözüme bağlanmıştı ve şimdi herkes aynı dilden
konuşabiliyordu. Hayır, kesinlikle öyle değildi, sokakta ve barikatlarda bugün
hala devam eden sayısız kavgaya şahit olduk, ve şüphesiz ulusal medyada ve
sosyal medya sitelerinde de benzer bir durum var. Ama buna rağmen bir şekilde
bu kolektif beden işliyordu, büyüleyici olan kısmı bu.
“ BÜYÜLEYİCİ OLAN ZAPATİSTALARIN
BİZE PARİS KOMÜNÜNÜ HATIRLATMASI”
EZLN’yi
olaylar henüz yatışmamışken bu yüzden seçtim. Ama EZLN’de bir parça hepsinden bulunduğu
için değil. İlk bakışta ve her şeyi bilindik kalıplara uydurmaya çabalayan
zihinler için evet bir parça sosyalizm, bir parça komün, bir parça ulus, bir
parça Meksika halkının anti-emperyalist mücadelesi ve bir parça demokrasi
bulunur. Buna rağmen bu parçaların yan yana eklenmesiyle sentezlenmiş bir
doktrine sahip değildir. Hayır. Büyüleyici olan kısmı, EZLN’nin bize Paris
Komün’ünden beri unuttuğumuz şeyi hatırlatmasıdır. Paris o iki ay boyunca adı
üzerine Komün’dür, ama sosyalistler için, özellikle de Marx ve Engels’e bakacak
olursak proletarya diktatörlüğü’dür, ve komünardlar için evrensel cumhuriyet’tir.
Farklı terimlerle ifade edilir ama gizemli bir yakınsama vardır burada. O halde
bize güncel siyasi tartışmalarda parça parça görünen sol siyasetin ortak bir
özü olmalı, ve işleyen kolektif bedeni mümkün kılan şey de olmalı bu. Paris’te,
Chiapas’ta ve Haziran’da gördüğümüz buydu. Ama bunu bir kez anladıktan sonra
artık diyebiliriz ki, evet sadece bunlar değil, bütün toplumsal mücadelelerde
biz bu olayı, öz olarak ortak yaşamı arzularız, ama bunu tarihsel kılmak
isterken, birçok mekanizmadan dolandığımız için parçalanmış halde ifade ederiz.
Angola
bayrağına gelince, kesinlikle Doğu ve Batı bloklarının karşı karşıya geldiği
Angola’nın karmaşık iç siyaseti ve solcuların zaferiyle ilgisi var. Ama diyebilirim
ki, bilindik bir sembolü özellikle tercih etmedim, üçüncü dünya ve sömürgecilik
karşıtı mücadeleler büyük tarihsel olaylardan daha fazla ilgimi çekiyor.
Twitter
da sol ve sosyalist partilerin genel başkanlarından daha büyük bir etki alanına
sahipsiniz. Bu konuya ilişkin
yorumlarınız nelerdir?
Bu etkinin
kapsamını açıkçası bilmiyorum. Ancak şunu söyleyebilirim, evet bir etki farkı
ya da daha doğrusu etkide bir fark var. Herhangi bir siyasi temsil içinden
konuşup yazmadığım için olabilir bu. Öncelikle, ve özellikle, bir siyasetçi
gibi konuşmuyorum, bir ölü gibi takılmıyorum buralarda, yazdıklarım keskin
sınırlara sahip bir siyasi çerçeveye içinden değil. Sabahları erkenden uyanıp
işe gittiğimi, bazı geceler bira veya rakı almak için dışarı çıktığımı, hafta
sonları fırsat bulursam Ankaragücü maçlarına gittiğimi, güldüğümü, üzüldüğümü,
sinirlendiğimi, dalga geçtiğimi, tartıştığımı, kavga ettiğimi takip edenler
biliyor. İnsanları zaman zaman kırdığım da oluyor, sonradan pişman olup üzülüyorum
da. Ama her şey sıradan bir insanın yaşamında nasıl olmalıysa öyle oluyor.
Kısacası Twitter’daki herhangi bir hesap gibiyim aslında. Sanırım bunun popüler
bir karşılığı var.
“TEORİLER VE SLOGANLAR HOŞUMA
GİTMİYOR”
Öte
yandan, teoriler ve sloganlar hoşuma gitmiyor, daha doğrusu kendi
hallerindeyken hoşuma gitmiyor. Kendi haline bırakılan yüksek bir teori, bu teoriye
ayak uydurma ve layık olma çabalarımız, ve sonuçta teoriye ne ölçüde vakıf
olmuş bireyler ya da yoldaşlar hale geldiğimizin sözde yetkili başkalarınca
muayene edilmesi… Bunlar kesinlikle baskılayıcı şeyler. Bunları sevmiyorum. Ve
bu sadece siyasi partilerde ve sivil toplum kuruluşlarında değil, ulusal
medyada, sosyal medya sitelerinde, hatta kişisel ilişkilerde ve arkadaş
gruplarında da böyle yürüyor. İlk bakışta Marx’ın uyarısı oldukça açıklayıcı
gibidir, evet, tercüme, yani teorinin tercümesi, orijinal dilin coğrafyasını,
oradaki nesnel koşulları buraya getirmez. Oranın doğrusu buranın doğrusu
değildir. Bu ne kadar da basit ve açıklayıcı görünüyor. Ama bunu söylemek yine
de yeterli değildir, çünkü benzer sorunlar sadece bizde değil her ülkede var.
Ve bu aynı zamanda sanki yerel bir sol teori bütün sorunları çözebilirmiş gibi
bir intiba uyandırıyor. Daha kötüsü, bu hatalı zihinsel süreçlere karşı hatalı
bir alternatif olarak anti-entelektüalizmin yüceltildiği durumlarla
karşılaşıyoruz. Özellikle de sosyal medyada.
Benim
bu yanlış alternatiflere karşı yaklaşımım, okuduklarımı her gün seyircisi
olduğumuz ya da zaten çoğu zaman maruz kaldığımız toplumsal olayların içinde
keşfetmek oluyor daha çok. Bir başka deyişle, insanları teoriye ya da öğretiye davet
etmek ya da teoriyi bütünüyle reddetmek yerine, veya daha doğrusu
entelektüalizm ve anti-entelektüalizm arasında bir tercih yapmak yerine,
insanların sürekli baktığı yerlerde göremediklerini göstermeye çalışıyorum.
Dilden dile değil de sanki dilden olaya ya da olaydan olaya tercüme yapıyor gibiyim
sosyal medyada. Örneğin 2010’dan beri devam eden anayasa yapımı tartışmalarıyla
Negri ve Hardt’ın kavramları arasında veya Paris komününde barikatların yapımında
çalışan sanatçılarla Suruç’da katledilen devrimciler arasında. Çöp evler ve
içlerinde yaşayan hastalıklı tipler ile patolojik sol liberalizm arasında.
Sonra, iğneleyici, sinir bozucu ve eğlendirici uyarılar oluyor. İşte okuduğun
şey bu değil miydi, göremedin mi, geri zekâlı mısın sen! tarzı laflar. Böyle
şeyler de insanların hoşuna gidiyor olmalı.
Sovyetler
Birliğinin Çöküşü Dünyadaki sol hareketleri derin bir krize sürükledi. Halen o
kriz aşılamamış görünüyor. Avrupa’da, Kafkaslarda ve bölgemizde yükselen sağ
siyasete ilişkin neler söylemek istersiniz?
İşin kötüsü, sadece
sol hareketler değil bütün insanlık bu krizden geçiyor. Çünkü çöken sadece
sovyetler birliği değildi, refah devleti, sosyal güvenceler, toplumsal haklar,
sendikalar, yargı bağımsızlığı ve daha birçok şey daha 1970’lerin başındaki sağ
tepkiyle beraber zaten geriliyordu. Sovyetler birliğinde her şeyin yolunda
gittiği söylenemez, ancak sosyalizm, ekonomik büyümesini sürdürürken ekonomik
gereklilikler adına bu gerilemeye tahammül edemezdi. Sonuçta çöktü. Ama burada
dikkat etmemiz gereken şey, tek başına değil bir zincirin parçası olarak çökmüş
olması. Bugünkü durum sadece dünyanın belirli bir coğrafyasında sosyalizmin
bulunmuyor oluşu değil, dünyanın her yerinde güvenceli bir emek yaşamı ve onunla
ilişkili kurumlar da eksik. Fakat tek kötü haber bu değil. Doğu bloku
çöktüğünde, yani rakiplerden biri kaybettiğinde savaş nasıl olur da hala devam
eder, bu mantıklı mı? İçeride örgütlü emeğe, bağımsız yargıya, sosyal
güvencelere, gettolara, ve dışarıda, özellikle de Afrika kıtasında ve
Ortadoğu’da cumhuriyetçi rejimlere karşı. Burada elbette Latin Amerika ve
Venezuella’yı da eklemek gerekiyor. Soğuk savaş taktiklerine çok benzer şekilde
sürdürülen ve sosyalizmi hatırlatan dahili ve harici her şeye karşı yürütülen
bir savaş. Ve açıktır ki sovyetler birliği bir kez çöktükten sonra tekrar
tekrar defalarca çökemeyeceğine göre, bu savaşın muhatabı başka bir şey olmalı.
“SUBCOMANDANTE
BUNU DÖRDÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI OLARAK ADLANDIRIYOR”
Demek istediğim,
sadece dışarıdaki ötekiyi, büyük sovyet tehdidini yendikten sonra durmadığına
göre bu savaş başka bir ismi hak etmez mi? Bugün bize diyorlar ki, hayır,
kapitalizm bugün size sosyalist ülkelerdekine benzer şekilde bir refah ve
güvenceli yaşam sunmak zorunda değil. O günler geride kaldı ve şimdi biz yeni
bir düzen getiriyoruz. Subcomandante bunu dördüncü dünya savaşı olarak adlandırıyor.
Para imparatorluğunun, emeğin tarihsel kazanımlarına, bütün insanlığa, hepimize
açtığı savaş. İşte bu yüzden bugün duvar artık Berlin’deki gibi yatay değildir,
tam aksine, sermaye imparatorluğu bütün insanlığı tecrit eden dikey duvarlara
sahiptir. Bugün Avrupa’da ve üçüncü dünyada tanıklık ettiğimiz çatışmalar,
ister demokratik yollarla olsun, ister sıcak savaşla, özetle buradan köken
alıyor. Ve elbette bolca politik yalan, medyatik kampanya, çarpıtma haber,
taşeron siyasi örgütler ve sözüm ona insan hakları mücadelesi eşlik ediyor
buna.
Özellikle
Türkiye’de yaşanan siyasi gelişmelere ilişkin tespitlerinizle dikkatleri
üzerinize çekiyorsunuz. Cumhuriyet’in ve ülkemizin geleceği hakkındaki
düşünceleriniz nerelerdir?
Gelecekte ne
olacağını bilmiyoruz. Ama geleceğimiz için ne planladıklarına bakacak olursak
iki şeyi görürüz. İlkin, 1982 ve ardından 2010 anayasalarıyla kısmen
başardıkları neoliberal dönüşümü tamamına erdirmeye çalışıyorlar. Ne bu?
Sermayenin mutlak tahakkümü adına sendikaları, emek örgütlerini,
üniversiteleri, öğrencileri, işçileri, siyasi partileri ve halktan gelen
temsilcileri karar verici mekanizmalardan tasfiye etmek. Bu da ancak yasama
organının, yani kolektif karar verme faaliyetinin işlevsiz kılınmasıyla mümkün
olacaktır. Sonra yasama organında mücadele edemeyeceğinizi kabul ettikten sonra
ikinci bir seçenek olarak aklınıza yargı gelecektir. Ama fark edersiniz ki yeni
anayasal düzenlemelerle bugün artık yargıda da mücadele etmek mümkün değildir.
Orada da yoksunuz. Yasama ve yargının yürütmenin kolları haline gelmiştir.
Sadece bizim ülkemizde değil, dünyanın birçok yerinde bugün böyle bu. Geriye sokağa
çıkma seçeneği ve direniş kalır, fakat bu sefer de diyeceklerdir ki, bir adaletsizlik
olduğunu düşünüyorsan niye mahkemelere başvurmuyorsun, niye sokakta böyle vandallık
yapıyorsun. Bütün çıkışlar önceden tutulmuştur. Seattle olaylarından beri
devletler böyle çalışıyor ya da diyebiliriz ki anayasalar bu yönde değişiyor.
Bugün kapitalizm anayasa yazarak saldırmaktadır, ve bu metinlere göre artık yasamada
yoksunuz, yargıda etkisizsiniz ve sokakta terörist. Ortaya çıkan sonuç,
sermayenin bütün liberal demokratik teorilere ihanet ettiği bir fotoğraftır,
arkasına polis gücünü ya da jandarmayı almış müteşebbis. Karadeniz coğrafyasını
yağmalayan yeşil yol örneğindeki gibi. Žižek günümüz kapitalizminin liberal
değerlere ihtiyacı kalmadığını söylüyor, gerçi artık mı böyle çok önceden beri
mi öyleydi üzerinde düşünmek lazım, zira Deleuze ve Guattari liberal kapitalizm
diye bir şeyin tarihte zaten hiç bulunmadığını yazmıştı. Ama ne olursa olsun, sermayenin
sadece kamu yararına ve toplumsal refaha değil, bireysel hak ve özgürlüklere
dahi tahammül edemediği bir dönemden geçtiğimiz doğru, ve kendi haline
bırakıldığında bu eğilimden asla geri adım atmayacaktır.
“KİMSE
GAZETELERDE YA DA TELEVİZYONLARDA İSLAMİ BİR TOPLUM GETİRİYORUZ DEMEDİ”
İkincisi, bu
anayasa değişiklikleriyle başka bir şeyin daha aşındığını fark edersiniz.
Şüphesiz ki bunu sadece solcular değil daha geniş apolitik kitleler de
hisseder. Cumhuriyetçilik, laik değerler ve yaşam tarzınız artık tehdit
altındadır. 1980’e kadar burada her şeyin iyi olduğunu iddia etmiyorum. Bu
saçmalık olur, çünkü her şey zaten kötüydü. Ancak 1980’den sonra sermaye,
adaletsizliğe başkaldıran kitleleri etkisizleştirmenin bir yöntemini icat
etmiştir. Ve bu yöntem esasında çok basitti, özetle cumhuriyeti askıya almak.
Cumhuriyet yerine neoliberal düzen. İşte 1982’de ve 2010’da gördüğümüz şey
buydu. 2010’a bakacak olursanız, referanduma götüren süreçte sizin yaşam
tarzlarınıza savaş açmış siyasal islam etkisi çok da belirgin değildir, hatta
neredeyse sahnede hiç yoktur. Evet bunu arzulayan ve hatta sizi Sivas’taki gibi
öldürmek isteyen siyasal islamcılarla uzun zamandır beraber yaşıyordunuz ve
onlar elbette evet oyu kullandı ama konunun onlarla ilgisi yoktu. Kimse
gazetelerde ya da televizyonlarda islami bir toplum getiriyoruz demedi o dönemde,
oylanan maddelerin de şeriatla ilgisi yoktu. 2010 referandumuna en başta Ankara’daki
Tekel işçilerinin occupy eylemleri neden oldu, sermaye aleyhine emsal kararların
çıkma tehlikesi vardı ve sermaye açısından yargı ve yasamanın bir an önce
halktan izole edilmesi gerekiyordu. Ama sonra ne oldu? Mücadele araçlarınız
olarak yasama ve yargı bir kez askıya alındıktan sonra, bir daha hemen öyle
kolayca isyan etmemeniz için yurttaşlık bağı yerine bu sefer başka türden bir toplumsal
bağın giydirilmesi gerekiyordu. Evet islami bağ bu topraklarda zaten vardı ama
2010’dan sonra işte tam da bu yüzden kuvvetlenip size musallat olmaya başladı. O
tarihten sonra, ders kitaplarında okuduğunuz yurttaşlık bağı ile fetvalar
yayınlayan islamcı iktidar arasındaki gerilim ve kopuşu tam olarak kavrarsınız.
Bu
yüzden, apolitik kitlelerin laik yaşam tarzının korunması ile Tekel işçilerinin
uzun direnişi arasında dahi çok karmaşık bir ilişki var, ve bu ilişkinin
niteliğini kavradığımızda, cumhuriyetin ne anlama geldiğini de az çok çözmüş
oluruz. Fakat durum bugün bir parça umutsuz görünüyor, ama en azından ne
yapmamız gerektiğini biliyoruz: taviz vermeden bu direniş noktalarına tutunmak.
Resmi bir yasama organı yoksa ya da çalışmıyorsa da bir araya gelip tanışmak,
konuşmak, kolektif yaşamın ve ortak mücadelenin heyecanını hissetmek, hukuk
sistemi çökmüşse de bir adalet duygusuna sahip olmak. Cumhuriyet bir yandan da
böyle romantik bir şey işte.
Gelecekte Paracomandante’yi siyasi bir
hareketin öncüsü olarak görebilir miyiz?
Hayır göremezsiniz.
Son
olarak takipçilerinize ve laik gençliğe nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Laikliğin ne
olduğunu çok iyi okumak ve her alanda anlatmak gerekiyor. Sahte özgürlük
söylemleriyle aklı sıra ezber bozan saldırganlara göğüs germenin tek yolu bu.
Çünkü eğer konu ezber bozmak ve farklı şeyler söylemek ise bunu yapan zaten
laiklik ve cumhuriyet fikirleridir. Özellikle de bu coğrafyada. Bu sıralar şahit
olduğumuz özellikle çok büyük bir yanılgı, günümüz Avrupa’sından köken alan dar
bir laiklik görüşü. Laikliği yabancı düşmanlığı ve ırkçılıkla eşleyen siyasi
görüşlerden söz ediyorum. Oysa etimoloji ve tarihe bakıldığında kesinlikle bir
ilgisi olmadığını görürsünüz, bunlar güncel siyasetteki çeşitli hastalıklı
figürlerin tarihe projekte edilmesiyle oluşturulan hatalı yargılar. Elimizde
iki örnek var. İlki, göçmen işçi ve kimlik sorunlarının hiç mi hiç bulunmadığı
evrensel cumhuriyetin, yani Paris komününün daha ilk günlerinde dini okulların
kapatılması ve geri kalan okullardan da dini sembollerin kaldırılmasıydı.
Hayır, komünde istediğinizi yapamazsın. Komün hezeyanların bir arada bulunduğu toplum
değildir. İnsanlığa çağrı yapan estetize ve eşitlikçi yurttur. Ve ikincisi, bu
sefer göçmen işçi sorunlarının fazlasıyla bulunduğu Fransa’nın 1960-68 dönemine
baktığınızda, burada kimsenin aklına Cezayirli göçmen işçileri müslüman
kimliğiyle tanımlamak gelmemişti. Müslüman’dır veya değildir, sorun bu değil,
çünkü emperyalist kapitalizmle mücadelenin bununla pek de bir ilgisi yoktur. Fakat
hangi aşamadan itibaren işçilerin müslüman kimliğiyle tanımlanır olduklarına
bakarsanız, oldukça basit bir cevabı var, 68’de yükselen sınıf siyaseti polis
gücüyle bastırıldıktan sonra. Şöyle ilerler, onlara işçi demeyin, onları sınıf
siyasetine davet etmeyin de ne yaparsanız yapın, sağ oryantalist, ırkçı bir
perspektiften terörist deyin onlara mesela veya sol oryantalist bir
perspektiften onlara ezilen müslüman kimliği deyin, ama işçi demeyin. Avrupa’da
sınıf siyaseti yükseldiğinde ırkçılık mı islam mı hadi tercihini yap diyerek
sınıfsal direnişi boğun, üçüncü dünyada sınıf siyaseti yükseldiğinde ise bu
sefer islam mı ırkçılık mı diye. Sonuçta bu postmodern durumda ortada bir
laiklik tanımı olduğu bile söylenemez, sadece çıkarlar ve ikiyüzlülük var. Çünkü
laiklik ne bir beyaz kimliğiyle ilişkilidir ne de siyah bir kimliğe karşıt
olmakla tanımlanabilir. Laiklik, evrensel bir değer olarak insanlıkla
ilişkilidir, fakat buna rağmen sadece konuşma hakkı elinden alınmış sıradan
insanlar iktidarı ele geçirdiğinde gündeme gelir. Yani etrafta polis dolaşırken
değil. Bunu çok iyi anlamalı ve anlatmalıyız. Herkese selamlar.





Yorumlar
Yorum Gönder