Ana içeriğe atla

KADIN VE ÖZGÜRLÜK

Toplumlarımız, yani yaşadığımız ülkelerin içerisindeki insan gurupları.Kadın ve erkek bireylerin oluşturdukları, kalabalıklar yığını olarak ta ifade edebilmek mümkün.Anadolu coğrafyasındaki, günümüz insanal ilişkilerin uğradığı tahribata, kapitalizmin yıkıcı etkisine ışık tutma çabası içerisinde olacağım. 
  Özgürlük kavramı; kadın ve erkek bireylerin yaşam alanlarının serbestliği ile doğrudan orantılıdır. Özgürlüğü sınırlayan olgular; geçmişten günümüze dek taşınan gelenekler, tabu niteliğindeki batıl inançlar, öz kültürün dışından, kültüre entegre olan toplumun inanç biçimiyle paralellik gösteren değerlerin, toplumda itibar görmesi olarak sıralanabilir. Özellikle günümüz Anadolu coğrafyası, global egemen güçlerinde rolü ile birlikte Arap kültürünün egemenlik ve etki alanına girmiş durumdadır. Dünya siyasi ikliminin devrimler çağından, kapitalist imparatorluklar çağına evrilmesi ile beraber, insanlığın edindiği deneyimler ışığında, oluşturduğu tüm değerler tek tek yıkılmaya başladı. Ülkemizde bugün gelinen noktada, Cumhuriyet devrimleri tamamı ile tasfiye edilmiş durumdadır. Dünyayı yönetmeye muktedir güçler bu sürecin hızlanmasında aktif bir rol oynamışlardır. Aslında insanlık aynı korku filmini farklı şekillerde tekrardan izlemektedir. 68 Öğrenci hareketinin dünyada estirdiği özgürlük rüzgarı bugün yerini karanlık bir ortama bırakmış durumdadır. Ülkemizdeki durumun vahameti ile beraber, Dünya açısından aydınlık bir tablo çizmenin doğru olduğu kanaatinde değilim. Avrupa ve Amerika uyuşturucu ve fuhuş batağının içerisinde ahlaki bir çöküntü yaşamaktadır. Bu çöküntünün medya ayağını porno sektörü oluşturmaktadır. Bu sözde, büyük medeniyetlerin, kendi burjuvaları tarafından yaratılan çürümenin içerisinde kaybolduklarını görüyoruz. Elbetteki dünyadaki durumun tek suçlusu ve sorumlusu olarak iktidarı oluşturan burjuva sınıfını görmek yanlıştır. Muhalif güçlerin halkı örgütlenmedeki zayıflığı, doğru bir felsefi rotaya ideolojilerini oturtamaması da çürüyen toplumlara zemin hazırlamaktadır. Bu değerlendirmeler ışığında Komünist Manifestoya atıf yapmamak haksızlık olacaktır. Marx ve Engels işçi sınıfına seslenmektedir; Ey! Emekçiler bir gün beslediğiniz burjuvularınız kadınlarınızı birer meta haline dönüştürüp karılarınızı, kardeşlerinizi ve kızlarınızı satın alıp, satabilir hale getireceklerdir. Kadın bedeni çoktan meta haline gelmiş durumdadır. Artık işi biraz daha öteye götürmekte mümkündür, erkek bedeni de metalaştırılmakta paranın gelebileceği her yol mubah görülmektedir. 'Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler'. İçinde bulunduğumuz durumu kaba hatları ile kısaca bu şekilde ele aldık. Tehlike, yaşadığımız coğrafya açısından metalaştırma biçiminde geçiştirilebilecek boyutlarda değildir. Kadın algısı doğduğu günden, ölümüne kadar toplum ve sistem tarafından yönlendirilmektedir. Özgür birey yetiştirmekten uzak, hastalıklı hatta histerik bir yapıdan söz etmekte fayda var. Kız çocuklarının oyuncakları, renkleri, oyun arkadaşları ve ileri ki dönemlerde eğitim süreçleri de dahil olmak üzere tercih alanları sınırlıdır. Erkek bireyler içinde yukarıda sıralananlar elbetteki tekrar edilebilir. Cinsellik ise bu yaşam endeksinin en uç boyutlarında yer almaktadır. Bedeninden utanan kadın, erkek arkadaşlarından kaçan kadın, siyaset sevmeyen, popüler kültürün parçası haline gelmiş kadın. Sistem özel bir biçimde kadını sömürmeyi ayrıca sevmektedir. Çünkü bilmektedir ki erke giden yol sütün gibi bacaklar ve dolgun göğüslerin arasından geçmektedir. Kapitalist iyi bilmektedir, kadın zihni hangi felsefi yönelimin elinde ise, o felsefi sistem iktidarda olacaktır. Kadınlar bilinçli bir şekilde erkeklerden uzaklaştırılmaktadır. Muhafazakarlık denmektedir yapılan kıyımın adına. Erkek kadından uzaklaştıkça şiddet kültürünün esiri olmaktadır. Aslında burada yatan mantık basittir. Toplum içerisinde karmaşık görünen diyalektik süreçlerle sistem köleler ordusunu genişletmektedir. Yani kadın erkekten uzaklaştıkça şiddet sarmalı genişlemektedir. Yalnız erkek giderek nasıl hiçliğe varıyor ise, yalnız kadın aynı hiçliğin içerisinde bireysel gelişimini tamamlayamamaktadır. Buraya kadar gelinen sürecin arkasındaki korkutucu tek güç para ve kar hırsıdır. Kadının geri plana itildiği toplumların, modern toplumlar gibi atılımlar göstermesini beklemek hayalcilik olacaktır. kadının adı dahi olmayan bu hastalıklı toplumlar, köle toplumlar saflarında yerini alacaklardır.
Karşıtların Birliği:
Yaşadığımız coğrafyanın kadın sorunlarına değinirken, zıtların ilişkisinden bahsetmemek yazının akıbetini tehlikeye atacağından bu husustaki değerlendirmelerimi ortaya koymayı uygun görüyorum. Ülkemizin yaşadığı sorunların başında kadına şiddet konusu gelmektedir. Açıklıkla belirtmek gerek; bu şiddeti besleyen kurum iktidardır. Ancak katiline aşık olan kişinin suçunu görmezden gelmek çözümü çıkmaza sürüklemektedir. Anadolu da yaşayan her kadın erk hastalığı sendromu yaşamaktadır. İktidarı yarım bir adam bu coğrafyada kendisine eşlik edebilecek kadını bulmakta zorlanacaktır. Bu iktidar genellikle paradır. Şimdi sıralayalım: Kadın bedeni- meta, şiddet-kadın, iktidar ve kadın belirtilen bu kavramları besleyen biricik güç kadındır. Kadın kendisine yönelen şiddeti dolaylı da olsa beslemektedir. Kadın metalaşma sürecini bilerek ya da bilmeyerek beslemektedir. Karşıtların birliği ya da ittifakı buradan doğmaktadır. Gerçek şu ki bugün özellikle coğrafyamızda yaşayan kadınlar hastalıklı bireylere dönüştürülmektedir. Toplum açısından bu bir felakettir. Kadını, erkekten uzaklaştırdığınızda ulaşacağınız sonuç, katilleri, tecavüzcüleri ve psikopatları beslemekten öteye geçmeyecektir. Sevgisiz yetişen kişilerden toplumumuz adına hayırlı işler beklemek yanlıştır. Yarattığımız tabular gittikçe bireyleri sıkıştırmaktadır. Çıplak bir biçimde aynada durmanın dahi bugün kadın için ağır cezaları mevcuttur. Kadın hakları konusunda orta çağ ile yarış halindeyiz. Daha vahimi ise tapu durumuna göre kendini satılığa çıkarmış olan kişilerdir. Arkadaşlık ilişkileri yok olma sürecindedir. Libidal tatmin düzeyinde vasat bir toplum oluşumuz, kadını ve erkeği arkadaşlık düzeyinden uzaklaştırmaktadır. Öğrenci, öğretmen, sanki aşk yaşadıklarında bu durum ensest gibi değerlendirilmektedir. Selamlaşmak imkansız hale geldiğinde, kadın eli ulaşılamaz, kadın bedeni altın kafeslerde sergilenmeye başladığında, kölelik düzeni hepimizi çoktan esir almış olacaktır. Unutmamak gerek müstehcen olan kadının göğüsleri, kalçaları, ya da cinsel organı değildir. Bu durumu, özellikle bir kadının kavraması elzemdir. Müstehcen olan kadın bedeninin satılığa çıkarılması, lüks tüketim mallarının şuursuzca sergilenmesi ve çılgınca tüketim sonucu ortaya çıkan çöplük dağlarımızdır. Herbert Marcuse gerçek müstehcenliği, dildeki salt karşılığını bu şekilde ortaya koymaktadır. Unutulmamalıdır ki özgürlüğe giden yol bizzat kadın ve erkeklerin özgürce yaşamı oluşturmalarından geçmektedir. Dünya üzerinde gerçek bir devrim ve uyanış çağına her zamankinden daha fazla ihtiyacımızın olduğu aşikardır ve bu devrim estetiği, sanatı, kültürü ve cinselliği etkilemek zorundadır. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEĞERSE AŞK...

Usulca aralandı kapı; içeriye doğru süzülürken, ayakları çıplaktı. Sevişmiş gibiydiler; ruhları tutsaktı dudaklarında. Yirmi birinci yüzyıl aşkları demişlerdi… Alınlarında yazan çetin bir suskunluktu. Elleri dokunurken yanaklarına, gözyaşlarını kucaklıyordu avuçları. Karartma günlerini yaşıyordu kent, gözlerinde ıssız acılar, erkek umarsız yalnızca onun dudaklarında yaşarken, tenler birbirine değdiğinde suskundu sokaklar. Zaman düşmandır aşklara, sürekli vurur insanın kollarına kırbacını duyumsayan yalnızca iki kişidir… Utangaç yaklaşırken nefesime,  arsızlığımda  saklı sevgim. Diyalektik ya da umarsız aşkında saklıyordu beni kimsesiz koynunda. Erkek: Düşlerini anlatıyordu dizlerinde…martılar kanatlanıyor annesinin ruhunda. Gözyaşlarını saklıyor kadınından, erkek mahzun, erkek yoksul, erkek çaresiz yirmi birinci yüzyılda.                                        ...

BİR ŞEYLER VE ÇOK ŞEYLER

"Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." (Sisifos Söyleni-Albert Camus)                 Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş olan yazarlardan bir tanesidir Albert Camus. Felsefeyi edebiyatla özdeşleştirmeyi seven, başkaldırının devinimi içerisinde sessizce ilerleyen ender insanlardan. Günümüz dünyasına bakarken, bize göremediğimiz pek çok ayrıntıyı gösterecektir Camus. Geriye gidişimizin temelleri bir yüzyıl öncesinde atılmaya başlanmıştır. İkinci dünya savaşı bu manada milat olmuştur. Hz.İsanın doğumunun takvimlere olan yansıması ile ilgilenmiyorum. Nazilerin yarattığı insan ötesi bir başkaldırı ile ilgilenmek zorunda olduğumuzu düşünenlerdenim. 1945 ve savaş sonrası dönem gerçek bir savaşımın yeni başladığını bizlere kanıtlayan örneklerle dolu. Evrimsel sürecimizin üst skalasında insanlığın nihai erginliğine ulaştığını d...

KARANLIĞIN SONUNDA

Güneş süzülürken uğur böceklerimin kanatlarının arasından, seni soruyorum dudaklarımı öpen rüzgara. Penceremden eğilip kedilerimi gözetliyorum, oyun derdinde ikisi de her şey yolunda. Geceden kalma son izleri de silebilmek için banyoda buluyorum kurtuluşu. Çıplaklığım da arıyorum unuttuğum merhametin huzursuz izlerini. Kalp atışlarımı düzene soktuktan sonra çıkıyorum. Kahvaltı ritüeli için masaya oturup çayımı yudumluyorum. Onu düşünüyorum, mesajını görüyorum ışıklı ekranın camından, boynumda nefesinin dolaştığını hisseder gibiyim tebessüm ediyorum... Telefonda duyuyorum sesini çağırıyorsun. Düşünmeden çıkıyorum, ponponlu bereyi ıslak saçlarıma örtü yapıyorum. Üşümüyorum, ruhum titrerken adımlıyorum yorgun kaldırımları. Şimdi o tek başına ve biz iki kişi. O işleri iyi yapıyor, biz biraz yarım… Siz hiç bulutları takip ettiniz mi? Şimdi gökyüzünde hiç bulut yok. Sıkıntı çöktükçe uzaklaşıyorum kendimden. Yanımda yürürken göz ucuyla izliyorum saçlarını. Zaman aleyhime işlerken,...