Ana içeriğe atla

ULAŞILAMAZ CİNSELLİĞİN CİNNETİ

Türkiye aylardır cinsel suçların oluşturduğu bir travmanın içerisine sürüklenmiş durumda. Gerçek durum ise böyle mi? Bu sorunun yanıtını verirken riyadan uzak bir noktada kendimi konumlamak istiyorum. Toplumsal olarak ya da bir yere zorla sıkıştırılmış insan kümeleri olan bizlerin, saplantılı bir biçimde karşılaştığımız her durumda ikiyüzlü tepkiler üretme konusun da oldukça mahiriz. Şahsen; eğitimli ve az sayıda vicdan sahibi olan kişilerin düştükleri hayreti samimi buluyorum. Acı ama geriye kalan büyük bir çoğunluğun şaşırmak bir yana beslendikleri çıkar çevrelerini nasıl koruduklarına şahit oluyorum. Ensar Vakfında yaşananların ya da adlarını anamadığım pek çok tecavüz vakıasında yaşamlarını yitiren genç kadınların sorumlusu liberal paradigmanın koşulsuz şartsız paryası olmuş dindar ya da dindar olmayan çevrelerdir. Henüz daha kötüsünü görmüş durumda değiliz. Karma eğitim sisteminin tümüyle ortadan kaldırılması gerektiğini savunan bir iktidarın eğitim politikalarıyla gittiğimiz yeri kavrayamayanların muhalif hezeyanları arasında sıkışmış durumdayız.



OLAYIN SINIFSAL BİR BOYUTU VAR
Bireyler olarak gerçeklik algımız öylesine sapmış durumda ki, şehir merkezine indiğimizde yapacağımız basit bir gözlemle, ulaşacağımız sonuçların ayırdın da değiliz ya da mutlu olmak adına görmezden geliyoruz. Ötekini özne olarak kavrayamayan insanlarla yaşadığımızı çok net bir biçimde kavramak ve ona göre gardımızı almak zorundayız. Marksist düşünüş biçimi ile yorumlayacak olursak herkesin refah bir aile düzeni ve o aile düzeninde sağlıklı ötekileştirmeyi yapabileceği ortamı bulması çok zor. Özellikle yoksullar içerisinde artan ensest, pedofili ve nekrofili gibi vakaların dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir. Burada okuyucu için klişe görünse de aslında tam manası ile varsıllık ve yoksulluk arasındaki çatışmanın tam içerisindeyiz.
Bugün bireylerin tek eğlencesi haline gelen televizyon dizilerinde gördüğü güzel ve etkileyici genç kadınlara ulaşamaması ve toplum içerisine girdiğinde fiziksel olması şart değil, ruhsal açıdan da yoğun bir şiddete maruz kalıyor olması, hayatını emeğiyle kazanan insanların zihin dünyalarında kapanmayan hasarlar bırakmaktadır. Bu nedenle sarsıcı olaylarla karşılaştığımızda bu sorunsalı cinsiyet üzerinden tanımlamak doğru bir yaklaşım şekli değildir.
Salt patriarkal topluma bu suçu havale etmek kolaycı ve toptancı bir yaklaşım olacağı için şahsen bu yolun çözümü daha da zorlaştıracağına inanıyorum. Yaşadıklarımızı kadın ve erkeğin iktidarı üzerinden bilek güreşi şeklinde yorumlamak liberal aklın güvenli muhalefet atmosferine bizi yerleştireceğinden sınıfsal perspektiften olayları yorumlama konusunda ısrarcı olmak zorundayız. Kendimize sormalıyız; hayatı boyunca elde edemeyeceği ve asla ulaşamayacağı genç bir kadını mezardan çıkarıp cinsel arzularını tatmin eden bir kişinin nasıl ortaya çıktığı konusunda kafa yormak zorundayız.
ARTI DEĞERDEN SONRA ARTI KEYFE DE EL KOYULDU
Freud’a göre, insanın tarihi baskılanışın tarihidir. Şimdi ise sınıfsal eşitsizlik öyle bir boyuta ulaşmış durumda ki artı değere el koyan küçük azınlık, artı keyif’e acımasızca el koymakta ve aynı zamanda muhafazakarlık kisvesi altında iktidarını giderek gericileşen bir rotaya oturtmaktadır. Artık sadece kırsal kesimde yaşanan bir iletişimsizlik durumundan söz etmenin doğru olmadığına inanıyorum. Bugünün dünyasında zenginliği elinde tutan kişilerin libidinal doyuma ulaşması sorunundan da bahsedemeyiz. Lüks marka otomobili olan genç ve çirkin bir erkeğin şansı ile harçlığını çıkarmak için kantinde ya da bir kafe de çalışan erkeğin durumunu aynı düzeyde ele alamayız.
Şimdi tam bu noktada Slovaj Zizek’in Yamuk Bakmak (popüler kültürden Jacoues Lacan’a Giriş) kitabından bir alıntı ile soluklanalım: ‘Shakespeare’in, paranın her şeyi karşıtına dönüştüren, bir sakata ayak veren, bir hilkat garibesini yakışıklı hale getiren (bunlar, Atinalı Timon’danMarx’ın döne döne alıntıladığı unutulmaz dizelerdir) paradoksal gücüne karşı duyarlılığı buradan gelir. Lacan, artı-keyif (plus-de-jouir) kavramına, Marx’ın artı-değer kavramını model almakta haklıydı.’S:28*1
SINIF BİLİNCİNDEN YOKSUN KİTLELERİN VAHŞİ İSYANI
Paranın her şeyi karşıtına dönüştürme gücü, yaşadığımız toplumun yaratmış olduğu bir illüzyondan ibarettir. Türkiye’de yayınlanan çok popüler bir dizide aslında o rolü hiçbir zaman kapamayacak olan bizler çirkin ve o rolü oynayan kişi ise sonsuza dek yakışıklı olacak bir fantezi nesnesinden ibarettir. Bugün geldiğimiz noktada sınıfsal bilinçten yoksun kitlelerin vahşi isyanları ile karşı karşıyayız.
LİBERALİZM VE KÖKTENDİNCİLİK AYNI PARADİGMALARDIR
Bu noktadan sonra mevcut iktisadi sitemle gitmenin tüm bu sorunları çözebileceğine olan inancım yok olmuş durumda. Bizim gibi tek ideolojisi tüketim ideolojisi olmuş olan toplumlarda mutlu insanlar yaratmak imkansızdır. Üreten insan, mutludur ve üreten insan ancak topluma faydalı bir birey olabilir. Elbette bu noktada üreten kişinin hakkını alması ve sürekli olarak aynı işi yapmaması gibi karmaşık gözüken değişimleri de başarmak gerekir. Bu yeni düzen tecavüzcüyü sıradan bir faile dönüştüren, arkasındaki ideolojik ve siyasal perspektifi göremeyen liberal bir akılla yapılamaz.
Çünkü antagonistik gibi görünen liberalizm ve köktendincilik aynı paradigmalardır. Bugün liberalizm burjuva iktidarının sürdürülebilmesi açısından gerçekleştirilen tüm gerici atılımların meşrulaştırılması çabasından başka bir şey değildir.
SINIFSAL EŞİTSİZLİĞİ ÇÖZMEDEN BU CİNNET HALİ BİTMEZ
Çözüme giden yol; bireylerin zihin dünyasındaki tüm ulaşılamaz arzuları ulaşılabilir kılmaktan geçmektedir (Bu ahlak sisteminin çökertilmesi değil, kapitalist ahlaksızlığın çökertilmesi biçimidir). Sınıfsal eşitsizliği çözmeden ve köhneleşmiş, artık ayakta duramayacak olan devlet mekanizmasını paramparça edip yerine daha iyisini inşa etmeden maalesef sistem içerisinde yakaladığımız bireyleri lokal olarak tedavi ederek ulaşabileceğimiz bir çözüm yolu yok. Muhafazakar praksis son tahlilde çürümüş bir topluluğun önünü açmaktadır. Yaşadığımız evrendeki insanlara toplum demenin doğru bir yaklaşım biçimi olduğuna inananlardan değilim. Topluluk demek uygar dünyanın dışında bir anlam taşıdığından kavramsal olarak bu tanımı daha isabetli buluyorum. El ele tutuşmanın ya da sokakta öpüşmenin veya aynı sırada oturmanın sapkınlık olarak değerlendirildiği ve bireylerin bu doğrultuda baskılandığı bir yaşam alanında ileri boyutlarda sapkınlıkların görülmesi son derece doğaldır. Tam olarak da konun özü tıpkı başlıkta olduğu gibi ulaşılamaz cinselliğin cinnetinde yatmaktadır.
‘Endüstri uygarlığının geç evresine, üretkenlikte artışın baskıcı egemenliğin koyduğu sınırlardan taşma tehlikesini yarattığı zamana dek, kitle denetim uygulayımı boş zamanı doğrudan denetleyen bir eğlence işleyimi geliştirmemiş, ya da devlet böyle denetimlerin işletilmesini doğrudan üstüne almamıştır. Birey rahat bırakılmayacaktır. Çünkü kendi başına bırakıldığında ve baskıcı olgusallıktan kurtuluşun gizliliklerinin bilincindeki özgür bir anlık tarafından desteklendiğinde, o tarafından yaratılan libidinal erke her zaman olduğundan daha da dışsal olan sınırlamalarını zorlayacak ve varoluşsal ilişkilerin daha da büyük bir alanına yayılmak için çabalayacak, böylece olgusallık benini ve onun baskıcı edimlemelerinipatlatacaktır’S:53*2
*1Yamuk Bakmak-Metis yayınları(SlavojZizek)
*2 Eros ve Uygarlık Freud üzerine felsefi bir inceleme-İdea (HerbertMarcuse)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEĞERSE AŞK...

Usulca aralandı kapı; içeriye doğru süzülürken, ayakları çıplaktı. Sevişmiş gibiydiler; ruhları tutsaktı dudaklarında. Yirmi birinci yüzyıl aşkları demişlerdi… Alınlarında yazan çetin bir suskunluktu. Elleri dokunurken yanaklarına, gözyaşlarını kucaklıyordu avuçları. Karartma günlerini yaşıyordu kent, gözlerinde ıssız acılar, erkek umarsız yalnızca onun dudaklarında yaşarken, tenler birbirine değdiğinde suskundu sokaklar. Zaman düşmandır aşklara, sürekli vurur insanın kollarına kırbacını duyumsayan yalnızca iki kişidir… Utangaç yaklaşırken nefesime,  arsızlığımda  saklı sevgim. Diyalektik ya da umarsız aşkında saklıyordu beni kimsesiz koynunda. Erkek: Düşlerini anlatıyordu dizlerinde…martılar kanatlanıyor annesinin ruhunda. Gözyaşlarını saklıyor kadınından, erkek mahzun, erkek yoksul, erkek çaresiz yirmi birinci yüzyılda.                                        ...

BİR ŞEYLER VE ÇOK ŞEYLER

"Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." (Sisifos Söyleni-Albert Camus)                 Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş olan yazarlardan bir tanesidir Albert Camus. Felsefeyi edebiyatla özdeşleştirmeyi seven, başkaldırının devinimi içerisinde sessizce ilerleyen ender insanlardan. Günümüz dünyasına bakarken, bize göremediğimiz pek çok ayrıntıyı gösterecektir Camus. Geriye gidişimizin temelleri bir yüzyıl öncesinde atılmaya başlanmıştır. İkinci dünya savaşı bu manada milat olmuştur. Hz.İsanın doğumunun takvimlere olan yansıması ile ilgilenmiyorum. Nazilerin yarattığı insan ötesi bir başkaldırı ile ilgilenmek zorunda olduğumuzu düşünenlerdenim. 1945 ve savaş sonrası dönem gerçek bir savaşımın yeni başladığını bizlere kanıtlayan örneklerle dolu. Evrimsel sürecimizin üst skalasında insanlığın nihai erginliğine ulaştığını d...

KARANLIĞIN SONUNDA

Güneş süzülürken uğur böceklerimin kanatlarının arasından, seni soruyorum dudaklarımı öpen rüzgara. Penceremden eğilip kedilerimi gözetliyorum, oyun derdinde ikisi de her şey yolunda. Geceden kalma son izleri de silebilmek için banyoda buluyorum kurtuluşu. Çıplaklığım da arıyorum unuttuğum merhametin huzursuz izlerini. Kalp atışlarımı düzene soktuktan sonra çıkıyorum. Kahvaltı ritüeli için masaya oturup çayımı yudumluyorum. Onu düşünüyorum, mesajını görüyorum ışıklı ekranın camından, boynumda nefesinin dolaştığını hisseder gibiyim tebessüm ediyorum... Telefonda duyuyorum sesini çağırıyorsun. Düşünmeden çıkıyorum, ponponlu bereyi ıslak saçlarıma örtü yapıyorum. Üşümüyorum, ruhum titrerken adımlıyorum yorgun kaldırımları. Şimdi o tek başına ve biz iki kişi. O işleri iyi yapıyor, biz biraz yarım… Siz hiç bulutları takip ettiniz mi? Şimdi gökyüzünde hiç bulut yok. Sıkıntı çöktükçe uzaklaşıyorum kendimden. Yanımda yürürken göz ucuyla izliyorum saçlarını. Zaman aleyhime işlerken,...