Ana içeriğe atla

ÖLÜMCÜL DEMOKRASİ

7 Haziran 2015 Türkiye siyasi tarihinin önemli bir dönüm noktasıdır. Demokrasi kisvesi altında yapılan seçimlerin, faşist ideolojinin istediği doğrultusunda sonuçlanmamış olması neo faşist praksisi harekete geçirmeye yetmiştir. Malum iktidarın demokrat olduğu propagandasını yapan neo liberal Aydıncıkların bugün düştükleri durumun belgesel tadında olduğunu söyleyebiliriz. Post-modern hayatlarımızda düşük yoğunluklu savaş psikolojisinin içerisinde yaşamaya ya da nefes almaya çalışıyoruz. Türkiye muhalefetinin içinde bulunduğu basiretsizlik ve güçsüzlük Tirani yönetimin erk gücüne sınırsız bir enerji taşımaya devam etmektedir. Bu korku filminin her an başrol oyuncuları siz olabilirsiniz. Sürekli tekrarlanan duygu yüklü sahnelerin, duyargalarımızı tahrip etmesi kaçınılmazdır. Kıyıya vuran Aylan bebeği unuttuk bile. Gezi olaylarında yaşamını yitiren genç bedenleri, onları unutmayı dahi gerekli görmedik zira ölenler bizden değildi.

İKİ KERE ÖLMEK YA DA TEKRAR DİRİLMEK
Sınıfsal yapısındaki karmaşıklığı bir kenara bırakırsak, Gezi olayları Marksist paradigma açısından trajik bir hüsrana çıkmaktadır. İktidar hiç olmadığı kadar sarsılmış ancak devrilememiştir.  Kaba manada Gezi olaylarının bir devrime yol açmasından bahsetmiyorum. Bu kör bir hayalcilik olacağından, hükümetin istifası kafi idi. Ancak yaratılan sınırsız enerji, mastürbasyon yapan bireyin durumundan farksızdı. Gerçekleşen, muhalif orgazmın ardından gözleri kısılan toplumun bir süreliğine rahatladığını görmek zorundayız. İdeolojinin deli gömleğiyle kuşatılmış bireylerin özgürlük çağrısı, sınırsız bir şiddet sarmalı ile cevap buldu. Gelişmiş ülkelerde dahi artık gösterilere tahammül edilmediğini idrak edemeyenler, çiçekli, börekli karşılama resitalleri ile Gezi olaylarını tüketim toplumunun kıymetsiz hezeyanlarına indirgedi. Dışlanıyoruz, rahatsızız ve tüketmek istiyoruz. Sınırsızca, azgınca tüketmek istiyoruz. Gece vakti özgürce içki almak, yabancılar gibi giyinmek, Galatasaray’ın futbol yıldızını başbakan görmek istiyoruz. Ölenler sevişerek öldüler, vaktimiz yok onların matemini tutmaya! Büyük şairin; şiirini terse çevirmeden, bugünü sizlere daha net gösterme şansım üzülerek ifade etmem gerekirse yok. İdeolojisizimin azgınca kutsandığı, olaylara katılan kişilerin parti ve siyaset içeren mesajlardan özellikle kaçınması, Gezi fetişizminin ne kadar manasız bir hastalık olduğunun açık kanıtıdır. Yüzlerce fraksiyonun katıldığı gösterilerde halkın depolitize tavrının değişmemesi ve olaylardan doğru bir siyasi talebin çıkmaması, Marksizm’in ülkemizdeki noksanlığının delili niteliğindedir. Antalya’da yapılan eylemlerde bir grup vatandaşın TKP( Türkiye Komünist Partisi)’ ye saldırmasının nasıl bir izahı olabilir? Soğuk savaş döneminde yapılan anti komünist propagandanın neticesi mi? Basit açıklamalar bizi olduğumuz durumunda gerisinde bir hayal alemine esir etmektedir. Gezi olayları sonucunda, yaşamlarını yitiren insanlar toplum vicdanında hak ettikleri biçimde defnedilememiştir. Ortaya çıkan sonuç, ölü bedenlerin dirilerek toplumdan intikam aldığını ve bunun korku filmlerindeki metaforik senaryodan faksız olduğudur. Ölümler ve kaos artarak devam edecektir. Uludere’de ölen insanların halen daha hesabının sorulmadığını söylemek zorundayız. Ethem Sarısülüğün katilinin tüm bu kargaşa içerisinde serbest bırakıldığını görmezden gelemeyiz. Ölüler bir kez ölmezler! Eğer vicdanlarda açılan yaralar kapanmaz ise defalarca dirilerek bir hayalet gibi toplumumuzun yakasına yapışacaklardır.


DEMOKRASİ FAŞİST DEMOKRASİ
Demokrasi, sıklıkla tekrar edilen belki de zihinlerimize dikte edilen zoraki bir kavram. Kapitalist işleyişin devam ettiği toplumlarda demokrasi diktatörlüğün perdesidir. Antagonistik görünümü yanıltıcıdır. Demokrasi bir ülkeyi işgal etmenin yaldızlı bahanesidir. Demokratik tecavüz olur mu? Elbette ki olur. Irakta yaşanan felaketin kavramsal olarak tek açıklaması Demokratik tecavüzdür. Bir ülke demokrasiyi istemiyorsa, kollarından ve bacaklarından tutulur demokrasi zoraki bir biçimde getirilir. Evet, sonuç mükemmel. İŞİD denen bir oluşum çıkar ve insanlığa neo-nazizmin pratik örneğini canlı yayında gözlerimize sokar. Program, iletişim bilimi açısından tıkırında işleyebilir. Çökmek üzere olan batı demokrasilerine ya da içlerinde biriken isyan potansiyeline karşı güzel bir mesaj niteliği taşımaktadır. Kısacası; demokrasi yoksa İŞİD var denmektedir. Kimsenin aklına demokrasinin o ülkeye ihraç edildiği gelmez. Ülkemizde yaşadığımız felaketin tek bir sorumlusu vardır DEMOKRASİ.  Millet iradesinin kutsandığı o eski ve güzel günlere ne oldu? Sandıktan çıkan sonucu neden kabullenmekte zorlandılar. Avrupa neden böylesine kızgın ve öfkeli? Aynı medeni ülkeler kendi üye ülkelerinde istemedikleri sonuçlar aldıkları vakit neden referandum ve seçim sonuçlarını kabullenmediler. Cevap basit, sen seçmiyorsun böyle bir hakkın yok. Ancak yine de sen böyle bir hakkının olduğunu düşünerek oyalan biz senin yerine karar veririz. Medya eliyle insanlara istenilen sonuç çoktan kabul ettirilir. Buna rağmen aksi bir sonuç aldıklarında demokrasinin gereği yapılır ve demokrasi zor yolu ile kurtarılır. Türkiye, kaçınılmaz bir yok oluşa gidiyor. Ancak bu sadece Türkiye’nin kaderi meselesi değil, Dünyanın sonu uzak bir gelecekte gibi görünmüyor. Şehit bedenlerinin ve karşı tarafta ölen insanların nasıl bir delirme halinin kurbanları olduğu gözlerimizin önünde açıkça yaşanıyor. Gazete basan kişilerin toplumu nasıl dumura uğrattığını, akılsızlığın geldiği boyutların korkunçluğunun tüylerimizi diken diken ettiği ortadadır. 1 Kasımda yapılacak olan seçim öncesi topluma verilen mesajları okuduğumuzda bu seçimin çoktan ölü doğacağını ilan etmekte sakınca yoktur. Halkın neyi nasıl ve ne şekilde tercih edeceğinin önemi kalmamıştır. Yine de Gezi muhalefeti kafasıyla, sandıklara sarılıp illa da bu oyunu bozarız diyorsanız sahne sizindir. Kurulan Gezi Partisi pardon başkansız, ideolojisiz ve bol pompalamalı mastürbasyon partisinin geldiği duruma bakarak demokrasiye olan inancımın katlanarak arttığını söyleyebilirim. Gezi sonrası kurulan Haziran Hareketinin de sonuçlarının olumlu olmayacağını net biçimde Marksist cenahın görmesi gerekmektedir. İdeolojiyi istemeyen halka, maskeler ya da boyalar sürerek ideoloji taşımaya çalışmak manasızdır. Göreceksiniz yakın zamanda çil yavrusu gibi dağılacaklardır. Mevcut bu muhalif siyasi partiler; ‘Haziran’ adı altında değil, Marksizm’in güçlü ideolojisinin kaba tabirle; ‘Kızıl Bayrağı’ altında bir birliktelik sağlamış olsalardı, toplumdaki karşılığının daha etkin olacağını iddia edenlerdenim. İdeolojilerinizi soytarılık yaparak aktarmaya çalışıyor iseniz, mevcut kapitalist ideolojiden beslendiğinizi görmeniz gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki sistemin karşısında konumlandığını sandığımız oluşumlarda sistemin kendi ideolojisinin etkisi altında olabilir ve pek ala yönlendirilebilirler. Bu yüzden Gezideki mesajın doğru okunabildiğini düşünenlerden değilim. Gezi parkına toplanan ve ülke genelinde gerçekleşen eylemlerde insanların derdi yeni bir efendiye sahip olmaktı ve bu arzuları misliyle karşılığını buldu. Toplumun derdi sistemi değiştirmek değildi. Bu insanların, Sistemle herhangi bir sorunları yoktu bilakis sisteme; “Yanlış yoldasın! Uçurumun kenarına ilerliyorsun!” mesajını verdiler. Apolitik üslubu yücelttiler ve bugün yaşadığımız kanlı sürecin önünü açtılar. Salt Gezi protestolarının bu yolu açtığını söylemiyorum. Ancak gezide ölen insanları dahi sahiplenmekten aciz bir siyasetsizlik felaketinden söz ediyorum. Komünizmi karnaval sanan bol renkli sol liberaller ve proletarya diktatörlüğünü seçenek olarak topluma sunmaktan korkan oportünist kafaların iktidarla ve faşizmle olan kanlı ittifakına şahit oluyoruz. Ölüm toplumu ahtapot gibi sardığında, yaşam oradan hızla uzaklaşacaktır.



“ Söyle esrarengiz adam, kimi seversin en çok, babanı mı,
   Anneni mi, ablanı mı, yoksa abini mi?
   Ne anam, ne de babam var, ne ablam ne de abim.
   Dostların mı?
   Anlamını hiç bilmediğim bir kelime kullandın.
   Yurdun mu?
   Hangi enlemdedir bilmem ki.
   Güzellik mi?
   Ölümsüz bir tanrıça olsaydı, severdim kuşkusuz.
   Altın mı?
   Senin Tanrı’dan nefret ettiğin kadar nefret ederim.
   Peki, neyi seversin öyleyse sen, sıradışı yabancı?
   Bulutları severim…İşte şu…İşte şu geçen…yukarıdaki…
   yukarıdaki…harikulade bulutları!” 
                         (Baudelarie- Yabancı) 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KİMSESİZLER TRAGEDYASI

Buralarda Sonbahar sokakları derler yalnız ve karanlık köşelere. Ellerim ceplerimde ve karşımda Cihat etmeye hazır suratlar. Fanatizmi yenemediğimiz saatleri devirirken aklım, kediler çığlık çığlığa  mırıldanırken ve  kesinlikle havada sex kokarken, ruhumu mengeneyle sıkan baskıya rağmen bağırarak şarkı söylüyorum. Yürümek düşünmesini bilen insanın tek silahıdır. Toplumlarımız karanlık çağın ağırlığı altında ezilirken, insanın belki de son sığınağı bilmediği bir boşluğa yürümektir. Bir erkeğin kalbi olmamalıdır, doğuştan yasaklıdır ona ağlamak. Travması hep ağırdır erkeğin. Emin olmalı birileri artık erkek kediler, erkek insanlardan özgürdür. Şehir insanın ruhuna küstüğünde, kent kollarını sadece paraya açarken, beş parasız bir meczup saçlarını okşatamadığı anların intikamını yıldızlardan çıkarıyor. Orta doğu sokakları kan, gözyaşı ve tecavüz. Büyük babalar böyle istedi diye kilit vurduk dudaklarımıza, inanç belledik insan öldürmeyi. Boğaza kadar fanatizme battık. Kitles...

KÜÇÜK ADAMIN HİKAYESİ

INTRO Daha önce hiç tanımadığım bir tat dilimin ucundaki. “Yeni mi çıkarmışlar bu dondurmayı?” gülümsüyor, çok eğleniyor, damağımdaki tadın yarattığı şaşkınlıkla eğleniyor. Sucuk gibi terlemişim, topun peşinde koşmaktan. Babam hep bu komik deyimi kullanırdı, belki de beni kırmak yerine güldürmeyi tercih ederdi. Küçük kız yanındaki erkek çocuğuyla uzaklara dalıyor ve gülümsüyordu, gündüz vakti kendini gösteren Ay’a bakarak. Şimdi karanlığı geçtik, şimdi intronun sonuna yaklaşırken Elele tutuşup dünyanın ekseninde dönüyorduk. Şimdi dünya bizdik, sarıldık! Ayrılmayı yediremedik! Sustuk! Ve gülmedik… PEMBE PLASTİK TOP Kahvaltının sonuna gelirken gözüm heyecanla dışarıdaydı. Bu durumu kimseye çaktırmak istemezsin özellikle evdekilere. Ama anne ve baba her şeyi bilir ve hisseder. Gelen arkadaşın ardından hızla çıkılır evden. Annenin tüm uyarılarından kaçabilmenin tek yolu hızla ayakkabıları giyip uzaklaşmaktır. Dün patlayan topun yerine pembe plastik bir top gelmiştir. Çok güldü...

EROS VE UYGARLIK

Modern dünya; hepimizin yaşadığı, elektronik ağlarla çevrili ve bir bölümü tamamı ile çöplüğe dönmüş olan uygar gezegenimize verdiğimiz bir ad. Yaşadığımız hayat, buharlı makinelerin ardından insanlığın kendi yarattığı metaların kontrolüne girdiği, duygu dünyasının, düşünce ve akıl eksenin büyük oranda ters düz olduğu muazzam bir yapay zeka medeniyeti. Korkmayın bu yazı bir filmin senaryosundan ya da hazırlanmakta olan bir belgeselden alınmamıştır. İdeoloji; kimine göre korkutucu, kimine göre var olduğu yaşama yönelik olarak geliştirdiği düşünüş biçimi ve bazı sığ düşünürlere göre ideoloji komünizm anlamına gelmektedir. Küçük bir not; yaşadığımız yüzyılda herkes kendisini önemli bir düşünür sanmaktadır. İdeoloji; çevremizde bulunan her an ve her dakika gördüğümüz ve yaşadığımız sistemin aslında ta kendisidir. Reklam panoları, büyük alışveriş merkezleri, toplu taşıma araçları, yazılı ve görsel medyada yer alan mesajlar özetle zihnimize aktarılan her çeşit bilgi ideolojidir. Birey, ...