Ana içeriğe atla

ANNE BEN ASEKSÜELİM!

Toplumsal gelişim süreçlerini incelerken, pek çok disiplinden yararlanılabilir. Ancak toplumsal ya da bireysel olgularda bireyin, kişisel deneyimlerinin gerçeğe yakın sonuçlar verdiğini yadsıyamayız. Türkiye örnekleminden hareketle sevgi, cinsel yoksunluk ve kadın, erkek ilişkilerini değerlendirmeye, bu veriler ışığında “kutsal şiddete” doğru uzanan yolun takibini yapmaya çalışacağım. Modern batı toplumlarındaki iletişim biçimlerini unutun. Yaşadığınız coğrafyanın gerçekliğini okuduğunuz çoğu kitabın içerisinde aramaya çalışmayın, lakin bu çabanız beyhude bir çaba olabilir ve hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Doğu toplumlarında sevgi, şiddet ögelerini içinde barındıran bir ruh halidir. Modern batı toplumlarına ilişkinde aynı tespiti yapmak yanlış olmayacaktır. Ancak buradaki temel paradoks şiddetin boyut değiştirmesinde yatmaktadır. Mülkiyet, mantalitesinin bireyin ruh dünyasındaki hakimiyeti göz önünde bulundurulduğunda, geldiğimiz noktada doğu toplumlarının kutsal maneviyatından söz etmemiz, ürkütücü bir hayalciliğin tezahürü olacaktır. Kadın dünyaya geldiği an babanın malı olmaktadır. Kadının Çocukluğunda ve ilerleyen süreçte bedeni üzerinde herhangi bir hakimiyeti yoktur. Kadın bedenin parmaklıklar arasındaki yaşam mücadelesi, tinin sefaletine doğru giden yolda kapıları ardına dek aralar. Bacaklarını açması yasaklanan, iç çamaşırı göründüğünde pervasızca azarlanan çocuğun, ruhsal dünyasındaki hasarları tartışılmaz bir biçimde ağır ve yıkıcıdır. Özetle vajinal bekçi diye tanımladığım bu durum ilkin baba tarafından üstlenilir. Babaya verilen bu rol kişisel bir arzu sonucu değil, toplumsal evrenin (yani atmosferin) sonucu olarak bahşedilen bir roldür. Bu noktadan hareketle ilkel bir korkudan söz edebiliriz. Bekaret kaybolduğunda metanın değeri düşecektir. Üretim bandından çıkan sıfır bir malın satış değeri piyasa şartları tarafından belirlenir. Malın kalitesi (güzelliği, boy ortalaması, kilo durumu vb. gibi etkenler.) marka oluşumunda önemlidir. Bekareti kaybolan kadın, aile içi zihin dünyasında satış değeri düşmüş kadın haline gelir. İktisadi bakımdan bu mallara amortisman adı verilmektedir. Göründüğü üzere kadın ikinci el bir meta ile eşdeğer durumda değerlendirilmektedir. Tam bu noktada akılcı bir soru us evrenin içerisinden geçerek ayyuka çıkar; “Baba sevgili prensesini sevmemekte midir?” tam aksi yönde bir cevapla karşılaşırız, baba kızını sevdiği için namusunu korumakta ve kızının değişim değerini korumaya çalışmaktadır. Felsefi ve psikanalisttik açıdan bu önermenin karşılığı şiddettir. Ulaştığımız sonuç sevgi = şiddet.



Sevgili kızımız ergenlik dönemine geldiğinde, babanın işlevini kolaylaştırmak için toplum vajinal bekçilik misyonunu üstlenmektedir. Zihninize birilerinin sürekli bacak aranı koru yoksa fahişe olursun minvalinde sözlerle seslendiğini hayal edin, çıldırma ve delirme haline müsait bir ortamla karşı karşıyasınız. Tinin sefaleti artık harekete geçebilir. Doğa yasalarının karşısında sürekli zor yolu deneyen insan, doğanın muazzam gücü karşısında yenik düşer. Kısacası; bu savaşı genellikle eros kazanacaktır, bu kaçınılmaz bir gerçek. İki durumda da sonuç felakettir. Baskılananın kazanması ya da erosun kazanması, özgür bir akla sahip olamayan birey için tinsel bir çöküş kaçınılmazdır. Yüksek seviyelerdeki cinsel arzu, histerik kasırgaların eşlik ettiği bekareti kaybetme törenleri ile tatmin edilir. Kadının ilişki dünyasında sürekli olarak erkekle çatışma halinde olmasının nedeni; babaya ve topluma karşı kazanmayı arzu ettiği özgürlük arzusundan kaynaklanmaktadır. Özgürlük kolay kazanılmaz ve özgür olabilmek için şiddet patlamalarına ihtiyaç duyarız. Tinsel yoksunluk, babanın karşılayamadığı sevgi ve annenin evdeki kölelik durumunu pekiştirici çabaları gelecekte tahayyül dahi edilemeyen sonuçları beraberinde getirir. Bekaretin kaybedilmesinin ardından şiddet patlaması başlar, kadın çoklu cinsel ilişkiler ağına geçer. Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan kadın bekaret zincirini artık kırmıştır. Benim kişisel olarak buradaki tanımlamam kutsal aşk ya da ölümsüz sevgi gibi tanımlar asla olmayacaktır. Gerçek ve çarpıcı olan tanım “Kutsal Şiddettir”. Tinin sefaleti başlar ve kadın maddi durum ölçeğinde tespit ettiği avlarını ağına düşürür, bu sayede cinsel doyumunu sağladığı gibi maddi doyumu da sağlanmış olacaktır. Elbette bahsettiğimiz bu kadın profili dahi ülkemizde fazlasıyla medeni cesarete sahip olmayı gerektirmektedir. Saplantılı erkeklerin ya da katil olmaya meyilli karakterlerin sizi bulmayacağının bir garantisi yoktur. Paranın veyahut sınıfsal konum erkeği geliştirdiği düşünülüyor ise; Cem Garipoğlu örneğinin hatırlatılması gerektiği taraftarıyım. Öte yandan, değinmeye fırsatımız dahi olmayan köleliğe çoktan boyun eğmiş kadın profili ise, babanın münasip gördüğü bir adamla izdivaç kurar bahtına bağlı olarak görece ya mutlu ya da mutsuz olur. Özgür kabul ettiğimiz ailelerin çocuklarına baktığımızda ise bu sefer sevgililik kurumunda vuku bulan vajinal bekçi ile karşılaşılır. Babanın toplumun ona biçtiği misyonu üstlenmek istemediği istisnai durumlarda, toplum önlemini almayı başarır. Kısacası; bu toplumda yetişen her erkeğe vajinal bekçi görevini, toplum eşit bir şekilde pay eder. Erkek zaten yaşadığı evrende libidinal olarak yeteri kadar tatmin olamadığı için elindekinin kıymetini bilmek zorundadır. Korkunç bir korku toplumundan bahsettiğimi anlamış olmalısınız. Erkek korkar, korktuğu şey sevgi, aşk, fedakarlık gibi kutsal kavramlar değildir. Korktuğu şey vajinayı kaybetmektir. Son dönemlerde kişisel olarak rast geldiğim psikolojik şiddet eylemlerinin altında hep bu korku yatmaktadır. Rakibiniz kültürlü ya da sosyal bir erkek ise, erkeğin erkeğe karşı uyguladığı şiddetin dozu da artacaktır. Tüm bu problemleri iki cinsi ayrı şekilde değerlendirerek çözemeyiz. Her iki cins mevcut bu sorunların ortaya çıkmasında eşit derecede sorumludur. Toplumun kuklası haline gelen kadın profili ve histerik bir biçimde evliliğe saplantılı bir bağlılık, bunun yanında özgür yaşama duyulan paradoksal arzu, kadını açık bir biçimde patolojik bir hasta haline getirmektedir. Kadın gizil bir biçimde erkeğinin iktidarını sınamaktan zevk alır. Bunun yanında gerçekte arzu duyduğu erkeğe ulaşamamaktan ise acı çeker. Acı ve zevk bu iki kavram birbirlerini besleyen girift kavramlardır. Kadının yarattığı mazoşist evren, belki de garip bir biçimde orgazma ulaşmanın yolu olarak da değerlendirilebilir. Bu cümlede bahsettiğim sorunsal tartışmaya açıktır. Öte yandan erkeğin iktidarını koruyabilmek adına girdiği şiddet sarmalının da sağlıklı bir yanı yoktur.


Libidinal mutluluğun böylesine bastırıldığı ve yoksunlaştırıldığı bir evrende erkeğin özgürlüğünden söz etmek oldukça yanlıştır. Özgürlüğün, tutsaklığı tanımı yapıyorum burada. “Özgürlüğün, tutsaklığı: Erkeğin cinsel özgürlüğünün olduğu ancak kadının tersi bir durumla bastırıldığı evrene verilen ad”. Ergenlik döneminde erkeğin yaşadığı cinsel arzu görece özgür olduğundan dolayı daha şiddetli ve acımasızdır. Sürekli ereksiyon halinde dolaşan bir canlıdan söz ediyoruz. Karşı cinse ulaşmanın türlü yollarını ve planlarını yapar, muhtemelen de ağır bir yenilgi yaşar. Hüzünlü bir travma çıkar karşımıza, toplum çocuktan katil, tecavüzcü ve psikopat yaratır. Kadının akıbetinden farksızdır, sevgi yoksunluğu erkek çocuk içinde geçerli bir realitedir. Özellikle anne tarafından yeteri kadar sevgi görmeyen erkek çocuklarına dikkat edilmeli ve incelenmelidir. İlerleyen safhada erkek karşı cinse ulaşma umudunu kaybederse, kendi cinsine yönelerek cinsel tatminini sağlamaktadır. Ülkemizdeki eş cinsellik oranını, şahsi açıdan bu nedenlerden ötürü yüksek görmekteyim. Meseleyi indirgeyerek düşünmeye çalışalım kadın ve erkek olarak. Eve atacağınız bir kadından ziyade bir erkek aileyi daha az rahatsız edecektir ya da tam tersi bir biçimde eve atacağınız bir erkek yerine bir kadın ise aileniz olumsuz herhangi bir tepkide bulunmayacaktır. Gizil eş cinsellik, toplumun cinsel açıdan sınırsızca özgür olabildiği ama özenle konuşmaktan kaçındığı ve ötelediği bir durumdur. Ayrıca karşı cinsle kuracağınız iletişime nazaran daha az riskli bulunduğundan, eş cinsel yakınlaşma cinselliği öldürmemenin tek çaresi ya da can simidi olarak da görülebilir. Yaş sınırlamasına, evli veya bekar gibi etmenlere bakılmaksızın bu konuyu değerlendirmek zorundayız. Bireylerin arzulayıp da ulaşamadığı pek çok fanteziye ulaşmak, homoseksüel evrende daha kolaydır. Gurup ilişkiler ya da yaşlı, genç ilişkiler, mazoşist bazı fanteziler bu ortamlarda karşılığını bulmaktadır. Sevgili okuyucu değindiğim konuya öfkeyle tepki verebilir, hatta eleştirebilir ancak ben yine de insan öldürmenin daha aşağılık bir durum olduğunu düşünenlerdenim. Eşcinsellik alanında artık daha çok akademik çalışmanın yapıldığını biliyorum ama bu çalışmaların gerçekleri görmekten uzak ve yüzeysel çalışmalar olduğunu düşünüyorum. Maalesef ülkemizde kim hangi tarafta ise kendi tarafını güzelleme cabasına girdiğinden olayların ya da olguların bilimsel gerçekliğini önemseyen çok az insan var. Eş cinsellik alanında yeteri kadar diyalog kurmadığımı birebir yaptığım gözlemlerin zayıf olduğunu da yine bilime ve etik ilkelere bağlılığımdan ötürü itiraf etmeliyim.



Toplumsal olarak, derin bir tinsel sefalete sürüklendiğimizi artık kabul etmek durumundayız. Görünürde muhafazakar ve dinine bağlı bir yapının, içeriğinin böylesine çürüyor olmasının temel nedeni; riyakarca uymaya çalıştığımız anlamsız ahlak kurallarından ileri gelmektedir. Gerçek, ahlak isteniyor ise uslarımızı bacak aralarından çekme zamanı geldi. İnsan başkasını sevmeden önce kendisini sevmeyi öğrenmelidir. Dünyayı sevmek ya da insanlığı sevmek hayata karşı demagoji üretmektir. Eş cinselliği kişisel olarak ahlaksızlık ya da çürümüşlük perspektifinden değerlendirmiyorum. Ancak zorunlu olarak ya da rahat geldiğinden dolayı trans bireylerin fuhuş yapmasını da doğru bulmuyorum. Görmekteyim ki tıpkı kadınlarda ya da kendini kadın gibi hisseden trans bireylerde de erkeğin maddi yeterliliği önemli bir kıstas haline gelmiş bulunmakta. İktisadi adaletsizliğin peşinden gelen libidinal tatminin eşitsiz yayılımının tinsel sefaleti geliştirdiğini ve hatta kurumsallaştırdığını reddetmemeliyiz. Erkeği cinayete ya da tecavüze iten sorunlar göründüğü gibi karmaşık ve zor sorunlar değil. Ancak kişisel olarak titreyerek ve üzülerek izlediğim kesim, bu toplumun uygar ve birey olmayı başarabilmiş insanları. Kurdukları normal ya da eş cinsel ilişkiler değil sorun, Mühim olan karşımızda acımasız bir ruh katliamının oluyor olmasıdır. İktisadi yeterliliği olmayan erkeğin erkek yerine konmadığı, bilginin aşağılandığı, hür kadının tercihlerinin saygı görmediği ülkemizde bu insanlar acı bir biçimde tinsel ölümü tatmaktadırlar. Sonuç olarak us bizi nereye yönlendirmektedir? Böylesine ölümcül riskleri alarak bir kadını ya da bir erkeği arzulamak imkansızdır. Vajinal bekçileri anlattığınızı varsayalım, peki kadının kendi ruh dünyasında yarattığı bekçileri nasıl aşacaksınız? Doğuştan gelen dürtülerle değil zaruretten ötürü eş cinsel olduğunuzu düşünelim, yarattığınız antagonistik evrenle mücadele edebilecek misiniz? Bir kadın olarak iç rahatlığı ile arzuladığınız erkekle birlikte olmayı babaya, sevgiliye ve makro ölçekte topluma rağmen mevcut bu riskleri göze alabilecek misiniz? Bu sorulara verdiğiniz cevap; korkuyorum şeklinde ise ailenize aseksüel olduğunuzu açıklamanın vakti gelmiş demektir. Torun hayali kuran büyükler ya da çocuk bekleyen ikiyüzlü toplumunuz bu itiraftan sonra gerisini düşünsün. İzin verin artık da tin katilleri de yargılanabilsin. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEĞERSE AŞK...

Usulca aralandı kapı; içeriye doğru süzülürken, ayakları çıplaktı. Sevişmiş gibiydiler; ruhları tutsaktı dudaklarında. Yirmi birinci yüzyıl aşkları demişlerdi… Alınlarında yazan çetin bir suskunluktu. Elleri dokunurken yanaklarına, gözyaşlarını kucaklıyordu avuçları. Karartma günlerini yaşıyordu kent, gözlerinde ıssız acılar, erkek umarsız yalnızca onun dudaklarında yaşarken, tenler birbirine değdiğinde suskundu sokaklar. Zaman düşmandır aşklara, sürekli vurur insanın kollarına kırbacını duyumsayan yalnızca iki kişidir… Utangaç yaklaşırken nefesime,  arsızlığımda  saklı sevgim. Diyalektik ya da umarsız aşkında saklıyordu beni kimsesiz koynunda. Erkek: Düşlerini anlatıyordu dizlerinde…martılar kanatlanıyor annesinin ruhunda. Gözyaşlarını saklıyor kadınından, erkek mahzun, erkek yoksul, erkek çaresiz yirmi birinci yüzyılda.                                        ...

BİR ŞEYLER VE ÇOK ŞEYLER

"Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." (Sisifos Söyleni-Albert Camus)                 Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş olan yazarlardan bir tanesidir Albert Camus. Felsefeyi edebiyatla özdeşleştirmeyi seven, başkaldırının devinimi içerisinde sessizce ilerleyen ender insanlardan. Günümüz dünyasına bakarken, bize göremediğimiz pek çok ayrıntıyı gösterecektir Camus. Geriye gidişimizin temelleri bir yüzyıl öncesinde atılmaya başlanmıştır. İkinci dünya savaşı bu manada milat olmuştur. Hz.İsanın doğumunun takvimlere olan yansıması ile ilgilenmiyorum. Nazilerin yarattığı insan ötesi bir başkaldırı ile ilgilenmek zorunda olduğumuzu düşünenlerdenim. 1945 ve savaş sonrası dönem gerçek bir savaşımın yeni başladığını bizlere kanıtlayan örneklerle dolu. Evrimsel sürecimizin üst skalasında insanlığın nihai erginliğine ulaştığını d...

KARANLIĞIN SONUNDA

Güneş süzülürken uğur böceklerimin kanatlarının arasından, seni soruyorum dudaklarımı öpen rüzgara. Penceremden eğilip kedilerimi gözetliyorum, oyun derdinde ikisi de her şey yolunda. Geceden kalma son izleri de silebilmek için banyoda buluyorum kurtuluşu. Çıplaklığım da arıyorum unuttuğum merhametin huzursuz izlerini. Kalp atışlarımı düzene soktuktan sonra çıkıyorum. Kahvaltı ritüeli için masaya oturup çayımı yudumluyorum. Onu düşünüyorum, mesajını görüyorum ışıklı ekranın camından, boynumda nefesinin dolaştığını hisseder gibiyim tebessüm ediyorum... Telefonda duyuyorum sesini çağırıyorsun. Düşünmeden çıkıyorum, ponponlu bereyi ıslak saçlarıma örtü yapıyorum. Üşümüyorum, ruhum titrerken adımlıyorum yorgun kaldırımları. Şimdi o tek başına ve biz iki kişi. O işleri iyi yapıyor, biz biraz yarım… Siz hiç bulutları takip ettiniz mi? Şimdi gökyüzünde hiç bulut yok. Sıkıntı çöktükçe uzaklaşıyorum kendimden. Yanımda yürürken göz ucuyla izliyorum saçlarını. Zaman aleyhime işlerken,...