Toplumsal gelişim süreçlerini incelerken, pek çok
disiplinden yararlanılabilir. Ancak toplumsal ya da bireysel olgularda bireyin,
kişisel deneyimlerinin gerçeğe yakın sonuçlar verdiğini yadsıyamayız. Türkiye
örnekleminden hareketle sevgi, cinsel yoksunluk ve kadın, erkek ilişkilerini
değerlendirmeye, bu veriler ışığında “kutsal şiddete” doğru uzanan yolun
takibini yapmaya çalışacağım. Modern batı toplumlarındaki iletişim biçimlerini
unutun. Yaşadığınız coğrafyanın gerçekliğini okuduğunuz çoğu kitabın içerisinde
aramaya çalışmayın, lakin bu çabanız beyhude bir çaba olabilir ve hayal
kırıklığına uğrayabilirsiniz. Doğu toplumlarında sevgi, şiddet ögelerini içinde
barındıran bir ruh halidir. Modern batı toplumlarına ilişkinde aynı tespiti
yapmak yanlış olmayacaktır. Ancak buradaki temel paradoks şiddetin boyut
değiştirmesinde yatmaktadır. Mülkiyet, mantalitesinin bireyin ruh dünyasındaki
hakimiyeti göz önünde bulundurulduğunda, geldiğimiz noktada doğu toplumlarının
kutsal maneviyatından söz etmemiz, ürkütücü bir hayalciliğin tezahürü
olacaktır. Kadın dünyaya geldiği an babanın malı olmaktadır. Kadının Çocukluğunda ve
ilerleyen süreçte bedeni üzerinde herhangi bir hakimiyeti yoktur. Kadın bedenin
parmaklıklar arasındaki yaşam mücadelesi, tinin sefaletine doğru giden yolda
kapıları ardına dek aralar. Bacaklarını açması yasaklanan, iç çamaşırı
göründüğünde pervasızca azarlanan çocuğun, ruhsal dünyasındaki hasarları
tartışılmaz bir biçimde ağır ve yıkıcıdır. Özetle vajinal bekçi diye
tanımladığım bu durum ilkin baba tarafından üstlenilir. Babaya verilen bu rol
kişisel bir arzu sonucu değil, toplumsal evrenin (yani atmosferin) sonucu
olarak bahşedilen bir roldür. Bu noktadan hareketle ilkel bir korkudan söz
edebiliriz. Bekaret kaybolduğunda metanın değeri düşecektir. Üretim bandından
çıkan sıfır bir malın satış değeri piyasa şartları tarafından belirlenir. Malın
kalitesi (güzelliği, boy ortalaması, kilo durumu vb. gibi etkenler.) marka
oluşumunda önemlidir. Bekareti kaybolan kadın, aile içi zihin dünyasında satış
değeri düşmüş kadın haline gelir. İktisadi bakımdan bu mallara amortisman adı
verilmektedir. Göründüğü üzere kadın ikinci el bir meta ile eşdeğer durumda
değerlendirilmektedir. Tam bu noktada akılcı bir soru us evrenin içerisinden
geçerek ayyuka çıkar; “Baba sevgili prensesini sevmemekte midir?” tam aksi
yönde bir cevapla karşılaşırız, baba kızını sevdiği için namusunu korumakta ve
kızının değişim değerini korumaya çalışmaktadır. Felsefi ve psikanalisttik
açıdan bu önermenin karşılığı şiddettir. Ulaştığımız sonuç sevgi = şiddet.
Sevgili kızımız ergenlik dönemine geldiğinde,
babanın işlevini kolaylaştırmak için toplum vajinal bekçilik misyonunu
üstlenmektedir. Zihninize birilerinin sürekli bacak aranı koru yoksa fahişe olursun
minvalinde sözlerle seslendiğini hayal edin, çıldırma ve delirme haline müsait
bir ortamla karşı karşıyasınız. Tinin sefaleti artık harekete geçebilir. Doğa
yasalarının karşısında sürekli zor yolu deneyen insan, doğanın muazzam gücü
karşısında yenik düşer. Kısacası; bu savaşı genellikle eros kazanacaktır, bu
kaçınılmaz bir gerçek. İki durumda da sonuç felakettir. Baskılananın kazanması
ya da erosun kazanması, özgür bir akla sahip olamayan birey için tinsel bir
çöküş kaçınılmazdır. Yüksek seviyelerdeki cinsel arzu, histerik kasırgaların
eşlik ettiği bekareti kaybetme törenleri ile tatmin edilir. Kadının ilişki
dünyasında sürekli olarak erkekle çatışma halinde olmasının nedeni; babaya ve
topluma karşı kazanmayı arzu ettiği özgürlük arzusundan kaynaklanmaktadır.
Özgürlük kolay kazanılmaz ve özgür olabilmek için şiddet patlamalarına ihtiyaç
duyarız. Tinsel yoksunluk, babanın karşılayamadığı sevgi ve annenin evdeki
kölelik durumunu pekiştirici çabaları gelecekte tahayyül dahi edilemeyen
sonuçları beraberinde getirir. Bekaretin kaybedilmesinin ardından şiddet
patlaması başlar, kadın çoklu cinsel ilişkiler ağına geçer. Zincirlerinden
başka kaybedecek bir şeyi olmayan kadın bekaret zincirini artık kırmıştır.
Benim kişisel olarak buradaki tanımlamam kutsal aşk ya da ölümsüz sevgi gibi
tanımlar asla olmayacaktır. Gerçek ve çarpıcı olan tanım “Kutsal Şiddettir”. Tinin
sefaleti başlar ve kadın maddi durum ölçeğinde tespit ettiği avlarını ağına
düşürür, bu sayede cinsel doyumunu sağladığı gibi maddi doyumu da sağlanmış
olacaktır. Elbette bahsettiğimiz bu kadın profili dahi ülkemizde fazlasıyla
medeni cesarete sahip olmayı gerektirmektedir. Saplantılı erkeklerin ya da
katil olmaya meyilli karakterlerin sizi bulmayacağının bir garantisi yoktur.
Paranın veyahut sınıfsal konum erkeği geliştirdiği düşünülüyor ise; Cem
Garipoğlu örneğinin hatırlatılması gerektiği taraftarıyım. Öte yandan,
değinmeye fırsatımız dahi olmayan köleliğe çoktan boyun eğmiş kadın profili ise,
babanın münasip gördüğü bir adamla izdivaç kurar bahtına bağlı olarak görece ya
mutlu ya da mutsuz olur. Özgür kabul ettiğimiz ailelerin çocuklarına
baktığımızda ise bu sefer sevgililik kurumunda vuku bulan vajinal bekçi ile
karşılaşılır. Babanın toplumun ona biçtiği misyonu üstlenmek istemediği
istisnai durumlarda, toplum önlemini almayı başarır. Kısacası; bu toplumda
yetişen her erkeğe vajinal bekçi görevini, toplum eşit bir şekilde pay eder.
Erkek zaten yaşadığı evrende libidinal olarak yeteri kadar tatmin olamadığı
için elindekinin kıymetini bilmek zorundadır. Korkunç bir korku toplumundan
bahsettiğimi anlamış olmalısınız. Erkek korkar, korktuğu şey sevgi, aşk,
fedakarlık gibi kutsal kavramlar değildir. Korktuğu şey vajinayı kaybetmektir.
Son dönemlerde kişisel olarak rast geldiğim psikolojik şiddet eylemlerinin
altında hep bu korku yatmaktadır. Rakibiniz kültürlü ya da sosyal bir erkek
ise, erkeğin erkeğe karşı uyguladığı şiddetin dozu da artacaktır. Tüm bu
problemleri iki cinsi ayrı şekilde değerlendirerek çözemeyiz. Her iki cins
mevcut bu sorunların ortaya çıkmasında eşit derecede sorumludur. Toplumun
kuklası haline gelen kadın profili ve histerik bir biçimde evliliğe saplantılı
bir bağlılık, bunun yanında özgür yaşama duyulan paradoksal arzu, kadını açık
bir biçimde patolojik bir hasta haline getirmektedir. Kadın gizil bir biçimde erkeğinin iktidarını sınamaktan zevk alır. Bunun yanında gerçekte arzu duyduğu
erkeğe ulaşamamaktan ise acı çeker. Acı ve zevk bu iki kavram birbirlerini
besleyen girift kavramlardır. Kadının yarattığı mazoşist evren, belki de garip
bir biçimde orgazma ulaşmanın yolu olarak da değerlendirilebilir. Bu cümlede
bahsettiğim sorunsal tartışmaya açıktır. Öte yandan erkeğin iktidarını
koruyabilmek adına girdiği şiddet sarmalının da sağlıklı bir yanı yoktur.
Libidinal mutluluğun böylesine bastırıldığı ve
yoksunlaştırıldığı bir evrende erkeğin özgürlüğünden söz etmek oldukça
yanlıştır. Özgürlüğün, tutsaklığı tanımı yapıyorum burada. “Özgürlüğün, tutsaklığı: Erkeğin cinsel
özgürlüğünün olduğu ancak kadının tersi bir durumla bastırıldığı evrene verilen
ad”. Ergenlik döneminde erkeğin yaşadığı cinsel arzu görece özgür olduğundan
dolayı daha şiddetli ve acımasızdır. Sürekli ereksiyon halinde dolaşan bir
canlıdan söz ediyoruz. Karşı cinse ulaşmanın türlü yollarını ve planlarını
yapar, muhtemelen de ağır bir yenilgi yaşar. Hüzünlü bir travma çıkar
karşımıza, toplum çocuktan katil, tecavüzcü ve psikopat yaratır. Kadının akıbetinden
farksızdır, sevgi yoksunluğu erkek çocuk içinde geçerli bir realitedir. Özellikle
anne tarafından yeteri kadar sevgi görmeyen erkek çocuklarına dikkat edilmeli
ve incelenmelidir. İlerleyen safhada erkek karşı cinse ulaşma umudunu
kaybederse, kendi cinsine yönelerek cinsel tatminini sağlamaktadır. Ülkemizdeki eş cinsellik oranını, şahsi açıdan bu nedenlerden ötürü yüksek görmekteyim.
Meseleyi indirgeyerek düşünmeye çalışalım kadın ve erkek olarak. Eve atacağınız
bir kadından ziyade bir erkek aileyi daha az rahatsız edecektir ya da tam tersi
bir biçimde eve atacağınız bir erkek yerine bir kadın ise aileniz olumsuz
herhangi bir tepkide bulunmayacaktır. Gizil eş cinsellik, toplumun cinsel açıdan sınırsızca özgür olabildiği ama özenle konuşmaktan kaçındığı ve ötelediği bir
durumdur. Ayrıca karşı cinsle kuracağınız iletişime nazaran daha az riskli
bulunduğundan, eş cinsel yakınlaşma cinselliği öldürmemenin tek çaresi ya da can
simidi olarak da görülebilir. Yaş sınırlamasına, evli veya bekar gibi etmenlere
bakılmaksızın bu konuyu değerlendirmek zorundayız. Bireylerin arzulayıp da
ulaşamadığı pek çok fanteziye ulaşmak, homoseksüel evrende daha kolaydır. Gurup
ilişkiler ya da yaşlı, genç ilişkiler, mazoşist bazı fanteziler bu ortamlarda
karşılığını bulmaktadır. Sevgili okuyucu değindiğim konuya öfkeyle tepki
verebilir, hatta eleştirebilir ancak ben yine de insan öldürmenin daha aşağılık
bir durum olduğunu düşünenlerdenim. Eşcinsellik alanında artık daha çok
akademik çalışmanın yapıldığını biliyorum ama bu çalışmaların gerçekleri
görmekten uzak ve yüzeysel çalışmalar olduğunu düşünüyorum. Maalesef ülkemizde
kim hangi tarafta ise kendi tarafını güzelleme cabasına girdiğinden olayların
ya da olguların bilimsel gerçekliğini önemseyen çok az insan var. Eş cinsellik alanında yeteri kadar diyalog kurmadığımı birebir yaptığım gözlemlerin zayıf
olduğunu da yine bilime ve etik ilkelere bağlılığımdan ötürü itiraf etmeliyim.
Toplumsal olarak, derin bir tinsel sefalete
sürüklendiğimizi artık kabul etmek durumundayız. Görünürde muhafazakar ve
dinine bağlı bir yapının, içeriğinin böylesine çürüyor olmasının temel nedeni;
riyakarca uymaya çalıştığımız anlamsız ahlak kurallarından ileri gelmektedir.
Gerçek, ahlak isteniyor ise uslarımızı bacak aralarından çekme zamanı geldi.
İnsan başkasını sevmeden önce kendisini sevmeyi öğrenmelidir. Dünyayı sevmek ya
da insanlığı sevmek hayata karşı demagoji üretmektir. Eş cinselliği kişisel
olarak ahlaksızlık ya da çürümüşlük perspektifinden değerlendirmiyorum. Ancak zorunlu olarak ya da rahat geldiğinden dolayı trans bireylerin fuhuş yapmasını da
doğru bulmuyorum. Görmekteyim ki tıpkı kadınlarda ya da kendini kadın gibi
hisseden trans bireylerde de erkeğin maddi yeterliliği önemli bir kıstas haline
gelmiş bulunmakta. İktisadi adaletsizliğin peşinden gelen libidinal tatminin
eşitsiz yayılımının tinsel sefaleti geliştirdiğini ve hatta kurumsallaştırdığını
reddetmemeliyiz. Erkeği cinayete ya da tecavüze iten sorunlar göründüğü gibi
karmaşık ve zor sorunlar değil. Ancak kişisel olarak titreyerek ve üzülerek
izlediğim kesim, bu toplumun uygar ve birey olmayı başarabilmiş insanları. Kurdukları
normal ya da eş cinsel ilişkiler değil sorun, Mühim olan karşımızda acımasız bir
ruh katliamının oluyor olmasıdır. İktisadi yeterliliği olmayan erkeğin erkek
yerine konmadığı, bilginin aşağılandığı, hür kadının tercihlerinin saygı
görmediği ülkemizde bu insanlar acı bir biçimde tinsel ölümü tatmaktadırlar.
Sonuç olarak us bizi nereye yönlendirmektedir? Böylesine ölümcül riskleri
alarak bir kadını ya da bir erkeği arzulamak imkansızdır. Vajinal bekçileri anlattığınızı varsayalım, peki kadının kendi ruh dünyasında yarattığı bekçileri
nasıl aşacaksınız? Doğuştan gelen dürtülerle değil zaruretten ötürü eş cinsel olduğunuzu düşünelim, yarattığınız antagonistik evrenle mücadele edebilecek
misiniz? Bir kadın olarak iç rahatlığı ile arzuladığınız erkekle birlikte olmayı babaya, sevgiliye
ve makro ölçekte topluma rağmen mevcut bu riskleri göze alabilecek misiniz? Bu
sorulara verdiğiniz cevap; korkuyorum şeklinde ise ailenize aseksüel olduğunuzu
açıklamanın vakti gelmiş demektir. Torun hayali kuran büyükler ya da çocuk bekleyen
ikiyüzlü toplumunuz bu itiraftan sonra gerisini düşünsün. İzin verin artık da
tin katilleri de yargılanabilsin.



Yorumlar
Yorum Gönder