Prof. Dr. Mustafa Ruhan Erdem
“Yeni
bir anayasa istiyorsak cumhuriyetin kazanımlarını göz ardı edemeyiz. Yeni
yapılacak olan anayasanın merkezinde insan olmalıdır.”
Yaşar
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Mustafa Ruhan Erdem, son dönemlerde
ülkemizde ve dünyada yaşanan radikal değişimleri, ortaya çıkan güncel
sorunların ve hukuki dönüşümlerin ne gibi sonuçlar doğurduğunun ayrıntılarını
paylaştı. Yeni bir Anayasanın yapılması gerektiğini vurgulayan Erdem, Evrensel
hukuk normlarının dikkate alındığı ve toplumun tüm farklılıklarının
kucaklanabildiği bir toplum sözleşmesine ihtiyaç duyulduğunun altını çizdi.
Hukuk
sistemimizde gerçekleştirilen köklü değişimleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu
köklü değişimler karşısında hukuk fakültelerinin sessiz ya da tepkisiz
kaldığını düşünüyor musunuz?
Özellikle 2004 yılında Avrupa Birliği ile tam üyelik
müzakerelerinin başlamasıyla birlikte, hukuk alanında bazı düzenlemeler ve
reformlar yapıldı. Gerçekleştirilen bu değişiklikler; Türkiyeyi daha ileriye taşımak ve ülke demokrasisini geliştirebilmek adına yapılan reformlardı. Bu doğrultuda amaçlanan Kopenhag
kriterlerini karşılayabilmektir. Belirli bazı kanunlarda değişikliklere gidilse
de esas olarak ceza kanunlarımızda önemli değişiklikler yapıldı. Bugün
geldiğimiz noktada ise hangi aşamadayız? Ne yazık ki üzüntüyle ifade etmek
gerekirse, belirlenen hedeflerin çok uzağına düşmüş durumdayız. Bırakın Avrupa
Birliği üyeliği için gerekli kriterleri yerine getirmeyi, mevcut kriterlerde
bile büyük oranda geriye gidiş var.
“TORBA
KANUN UYGULAMASI ALIŞKANLIK HALİNE GELDİ”
2000’li yıllardan itibaren torba kanun uygulamasını, mevcut
kanunlardaki uyumsuzlukları gidermek amacıyla bir yöntem olarak kullanmaya
başladık. Ancak torba kanun uygulaması maalesef bir alışkanlık haline
getirildi. Ülkemizde çıkarılan bütün kanunlar torba kanun şeklinde önümüze
sunuluyor. Burada yatan esas tehlike ise; torba kanunlarının içerisinde
yüzlerce yasa olmasıdır. Bu değişikliklerin içerisinde neler var? Kamuoyunun
çıkarılan bu yasaları bilmeleri mümkün gözükmemektedir. Biz bile bazen yasaları
anlamakta güçlük çekerken, toplumun çıkarılan bu yasaları takip etmesi ve
anlayabilmesi imkansız.
Ülkemizdeki mevcut sorunlara duyarlı yaklaşması gereken
kurumlar sadece hukuk fakülteleri değildir. Zaten demokrasilerde toplum
içerisinde yer alan tüm düşüncelerin özgürce ifade edilebilme olanağına sahip
olması gerekiyor. Yani toplumun bütün kesimleri ne ölçüde bu tür tartışma
ortamına dahil ise akademisyenlerde o ölçüde dahildir. Ülkemizdeki genel iklimin
sorunlu olduğu kanaatindeyim. Yani; düşünün ki ana muhalefet partisinin
yetkililerinin bile görüşlerini ifade edebilmesi memlekette cesaret sebebi
sayılırken, akademisyenlere yüklenilmesini haksızlık olarak kabul ediyorum.
"YASALARIN MERKEZİNDE İNSAN OLMALIDIR"
Sizce
ülkemizde anayasa değişikliği gerekli midir? Gerekli ise yeni yapılacak olan
anayasa hangi kıstaslar üzerine inşa edilmelidir?
Artık böyle bir anayasaya ihtiyaç duyulduğu ülkemizdeki tüm
çevreler tarafından kabul edilen bir gerçek. ''Anayasa değişikliği gerekli
midir? Yoksa değişmeden kalmalı mıdır''?tarzındaki tartışmaları bir kenara
bırakmanın vakti geldi. Bugün ülkemizde çok açıktır ki bir anayasa
değişikliğine gereksinim vardır. Mevcut anayasa dönemi itibari ile toplumun
kamu güvenliği konusundaki endişelerinin yoğun olduğu bir dönemde yapılmıştır.
Bu nedenden dolayı bugünkü ihtiyaçlara cevap veremez haldedir. Yapılacak olan
yeni anayasa hangi amaca yönelik olacaktır? Bunun da doğru belirlenmesi
gerektiği kanaatindeyim. Anayasa yapılırken cumhuriyetin kazanımlarının göz
ardı edilmemesi gerekmektedir. Özellikle laiklik ve üniter devlet gibi
kavramların korunması elzemdir. Yeni anayasa, referans olarak merkezine insanı
almak zorundadır. 2000’li yıllarda gerçekleştirilen reformların hedefinde dahi Türk insanı yoktur. Gerçekleşen değişimlerin tek hedefi Avrupa Birliği'ne üye
olmaktı. Dolayısıyla devletin bireyle ilgili yapacağı bütün işlemlerin kaynağı
olarak insan onurunu görürsek, zannediyorum yaşadığımız tüm bu sorunların
çözümüne önemli ölçüde katkı sağlayacaktır.
Son
dönemde meclisten yasalaşarak geçen “makul şüphe ve MİT kanunu” özelinde yeni
güvenlik paketi hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Aslında bugünlerde yaşadığımız demokrasiye ilişkin sorunlar
veya Avrupa Birliği'ne uyumla ilgili karşılaştığımız problemler 12 Eylül’den
beri devam eden bir sürecin sonucu. Çıkarılan bu yasalar güvenlik tehdidi
algısı üzerine oluşturulmuş yasalardır. Dolayısıyla çok daha farklı bir bakış
açısıyla konuya yaklaşmak lazım. Bu türden düzenlemeler mevcut sorunlara kalıcı
çözümler getirmez. Bizleri bulunduğumuz noktadan çok daha geriye götürür.
Unutmamakta fayda var; bugün tartıştığımız bu konular 12 Eylül döneminin kötü
birer yansımasıdır. Mevcut ülke ikliminde böylesi hayati konular maalesef
sağlıklı tartışılamıyor. Özellikle televizyon ekranlarında sürekli aynı
kişilere mikrofon uzatılması ve söz hakkı tanınması düşünce çeşitliliğinin
önündeki engellerden bir tanesidir. Esas itibari ile yaratılan bu kötü tartışma
ortamından evvela bir kurtulmak gerektiğini düşünüyorum.
Kamuoyunda
Gezi Olayları sırasında hayatını kaybeden kişilerle ilgili yürütülen soruşturma
ve kovuşturma evrelerinin ağır işlediğine yönelik eleştiriler mevcut. Sizin
yürütülen bu hukuki süreçlere ilişkin yorumlarınız nelerdir?
Türkiye 1987 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bireysel başvuru hakkını tanımış ve 90 yılında bu mahkemenin yargı yetkisini
kabul etmiştir. Özellikle 90’lı yıllardan itibaren ülkemiz aleyhindeki davalar
çığ gibi büyümüştür. Bu davaların bir kısmı yargısız infaz, orantısız güç
kullanımı, gözaltında kayıp gibi bir takım olaylara dayanmaktaydı. Açılan bu
davlar sonucunda; AİHM aldığı kararlar ülkemiz adına öğretici nitelikte
kararlar olmuştur. Davalarda gördüğümüz ortak bir olgu vardı o da; yaşanan bu
olayların arkasında kimlerin olduğu konusunda bir takım soru işaretleri olsa
bile, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yine de bu olaylardan dolayı Türkiye'nin sorumluluğunu kabul ettiğidir. Özellikle devlet güçlerine atfedilen
öldürme olaylarında AİHM şunu söyler; olayların sorumlularını ortaya çıkarmaya
yönelik etkin bir soruşturma yapılmalıdır. Hatta bu soruşturmanın yetkili
makamlarca gerçekleştirilmesi önemlidir. Bununla birlikte yürütülen
soruşturmanın kamuoyu denetimine açık bir şekilde yapılması zorunluluğu vardır.
Yaşadığımız sıkıntılar toplumsal olaylarla da sınırlı değildir. Bugün şiddetin
her biçimi ile mücadele etmek zorundayız. Örneğin; son dönemlerde artarak devam
eden kadın cinayetlerine baktığımızda, insanların şu veya bu sebeple yaşam
haklarının ellerinden alındığına tanık oluyoruz. Meseleleri münferit biçimde
ele almak bizi yanlışa götürecektir. Genel olarak yaşama hakkının bütün temel
insan hakları ve özgürlüklerinin kaynağı olduğunu unutmamalıyız. Eğer bu bakış
açısını geliştiremezsek, gösterilerde veya başka bir mecralarda gerçekleştirilen
öldürme olaylarının sorumluluğu Türkiye'nin omuzlarında olacaktır.
ABD'de
polisin siyahilere karşı uyguladığı orantısız şiddet dünya çapında büyük tepki
topladı. Yine bu bağlamdan hareketle hukuki anlamda sadece ülkemizde değil
dünya genelinde bir krizden söz edebilir miyiz?
Bugün gelinen noktada dünya artık tek kutuplu bir yer haline
gelmiş durumdadır. 20 yıl öncesine kadar sosyalist devletlerin oluşturduğu
denge bazı şeyleri engelleyebiliyordu. Dünyamız o dönemlerde hassas bir sürecin
içerisindeydi. İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan Soğuk Savaş dönemi
tartışmalı bir barış ortamı yarattı. Doğu Bloğu'nun çökmesi ile birlikte
kapitalizmin zaferini ilan ettiği bir süreci yaşamaktayız. Kapitalizmin
zaferini deyim yerinde ise Pirus Zaferi'ne benzetebiliriz. Çünkü giderek yaşam
alanlarımız daralıyor, doğa tahrip ediliyor, su kaynaklarımız kirletiliyor ve
küresel ısınmanın da etkisi ile dünya giderek yaşanması zor bir yer haline
geliyor. Bu tablonun olumsuz bir görüntü sunduğunu düşünebiliriz. Ama
insanlığın ileriye dönük olarak mutlak suretle çıkış yolunu bulacağından
eminim.
“FARKLILIKLARIMIZI
DERİNLEŞTİRMEK VE BUNLARI SORUN HALİNE GETİRMEK BÜYÜK ACILARA SEBEP OLACAKTIR”
Amerika’da yaşanan olaylarda bahsettiğimiz bu Pirus Zafer'inin sonuçlarından sadece biri. Siyahilere yönelik şiddet bugünün meselesi değil.
Irkçılık meselesinin hortladığını düşünenlerden değilim. Amerikalılar zaten var
olan bu sorunun üzerini toprakla örtmüştür. Unutulmaması gereken bir diğer
gerçek ise; yaşanan bu acı olayların yayılmasındaki hızdır. İnternet'in bu
anlamda sağladığı olanakları görmezden gelemeyiz. İnsanlar İnternet sayesinde
kolaylıkla bir araya gelebiliyor ve örgütleniyorlar. Elbette ki her örgütlü
yapının olumlu sonuçlar doğurduğunu da iddia edemeyiz. Ancak Ferguson'da
yaşanan olayın duyulmasında İnternet mecrası önemli bir misyon üstlenmiştir. Türkiye'nin de bu olaylardan ders çıkarması gerekmektedir. Ülkemizdeki farklı
görüşlere ve farklı etnik yapıdaki kimliklere saygı göstermek ve bir arada yaşamak
durumundayız. Farklılıklarımızı derinleştirmek ve bunları sorun haline getirmek
büyük acılara sebep olacaktır. Umuyorum ki insanımız tercihini bu farklılıklara
saygı ve hoşgörü duymaktan yana yapacaktır. Bütün bu farklılıkları kabul edip, bunun üzerine bir toplumsal sözleşme inşa eder ve anayasal bir kural haline
getirirsek hedeflediğimiz normlara ulaşacağız. Aksi takdirde Türkiyeyi zor bir
süreç bekliyor.
*Pirus zaferi: Yıkıcı büyüklükte kayıplar pahasına kazanılan bir zafer. Kazanan tarafın başka bir zafer kazanamayacak kadar fazla yıprandığı imasını taşır.
Katkılarından dolayı; Emin Arın Atabek teşekkürler...
" Çağdaş Gökbel ve Prof.Dr. Mustafa Ruhan Erdem"
"Prof.Dr. Mustafa Ruhan Erdem Ceza ve Ceza Usul Hukuku"
Yorumlar
Yorum Gönder