Ana içeriğe atla

KARMAŞIK YAZILAR I- ÖLÜM...

Ölüm: İnsanlık bu kavramı tanıdığı an medeniyet perdesini kirli tırnaklarıyla aralıyordu. Rousseau hayvanla insanı ayırırken ölümün bilincinde olma durumuna fazlasıyla eğilir. Bir hayvan ölümden asla korkmaz. Korktuğu şey anlık acıdır. Bunun adını yaralanma olarak tarif ederiz. Tarif ettiğimiz bu kavramlar hassas bir terazi üzerinde dengede dururlar. Terazinin yönü bir tarafa ağır bastığında insanlık medeniyetten uzaklaşmaya başlar. Ölümü tanıdıktan sonra suç kavramıyla tanışır Sapiens. Mülkiyete ilişkin bir kavramdır suç ve bu yüzden adalet mülkün temeline dayanır. Vahşi Sapiens’le medeni ve uygar Sapiens’in çarpışmasıdır. Üstünlerin hukuku ya da aristokratların kitleler üzerindeki yazılı giyotinleridir yasalar. Tiberius Gracchus Roma için adalet talep ettiği için senatörler tarafından katledilmiştir. Cumhuriyeti yıkmakla ve Tiran olmakla suçlanan Gracchus fakirlerin hukuku için ölüme korkusuzca sarılmıştır.
Kanun kaçaklarını da böyle ifade edebiliriz. Gracchus aristokrasiye göre kanun kaçağı ve iflah olmaz bir urdur. İktidarlarının devamı için bu gibi hastalıklı dokular kesinlikle kesilip atılmalı ve yok edilmelidir. Kanun adamları, devletler adına çalışan adamlar, Sezar’ın askerleri, Sömürünün karşısında duranları yakalayan ve kamu güvenliği adına onları hapse tıkan ya da öldüren koruyucu meleklerimiz. Yasalar şeffaf kağıtlardan ibarettir. Kimin suçlanacağına ya da idam edileceğine karar veren mülkiyet sahipleridir. Bazen suçlanmanız için etnik aidiyetiniz yeterlidir, bazen de sadece kendi inandığınız adaleti sağlamaya çalıştığınız için öldürülürsünüz.
İnsan avı, evet adına böyle der ve peşinize düşerler. Demokrasi onu boğmaya çalışanlardan kurtarılır. Tıpkı Gracchus’un ölümü gibi. Cumhuriyet var ol! Ezenlerin Cumhuriyeti ezilenlerin cehennemi. Robespierre çareyi burjuvazinin baskılanışında bulmuştu. Kendince yöntemler arayan yüce adam ölümle tanışacağını biliyordu. İnsanlığa gerçek ve adil bir dünya önermişti. Kağıt üzerinde olan bir eşitlikle değil, mülkiyetin sınırlandırılmasını teklif edecek cür'eti bulmasındaydı onu kudretli ve saygın yapan.
Sevgili okur erdem her zaman avamdır. Paylaşımcı ve cür'etkârdır. Yolsuzluk, kadın ticareti ve tüm çürümenin kaynağı ise aristokrat. Çürütenler iktidarda kaldıkça Aristokrat ruh kendisini topluma bir ayna gibi yansıtır.
Mecliste bir adam konuşma yapar…Ölüm giyotin kadar keskin adalet arzusu kadar yakıcıdır (Ç.G).

“İnsanlık duygusu bize yabancı! Kralın gölgesine saygı gösteriyoruz, çünkü halka nasıl saygı göstereceğimizi bilmiyoruz; ezenlere şefkat gösteriyoruz, çünkü ezilenlerin kalbimizde yeri yok!” MAXİMİLİEN

Kalplerimiz; tüketim çılgını ve yorgun kalplerimiz. Terörle ilişkili ve yasa dışı vicdanlarımız. Yaşamı kutsamak! Peki hangi yaşamı? Ezen ve ezilenlerin yaşamı?
Bunu kutsamak için varız ve bu yüzden daha fazla yaşam vaazı veriyoruz birbirimize. Yasadışı olanları çoktan kabul edip Maximilien’i çoktan terörist ilan ediveriyoruz. Halen değişmeyen yapay lanetlerin içerisinde kendi lanetimizi buluyoruz. Yaşamı kutsuyoruz çünkü yaşadıkça tüketiyoruz. RAF (Kızıl ordu fraksiyonu) lanetliyoruz. Hemde devrimci bir gerekçeyle; yasadışı ve gayri insaniler diye adlandırıyoruz. Carlos’u öldürüyoruz bunu onların diliyle yapıyoruz. Gracchus’u yuhalayan Roma ahalisi gibi Cumhuriyet! Naraları atıyoruz. Che faşist Batista için teröristken, sırf Küba’da amaçlarını gerçekleştirdiği ve iktidarı aldığı için Che'yi kutsuyoruz. Birileri için Che hala tehlikeli bir terörist ve birkaç kuşak sonra nasıl anılacağını bilemiyoruz. Muhtemel terörist adaylarımızın içerisindedir şanlı adı. Yaşamı kutsuyor ve dev mezar taşlarıyla kendimizi şımartıyoruz. ‘Hadi moruk öldün ama sana şöyle şaşalı bir tüketim gösterisi yapıyoruz. Unutma bu son tüketimin ailenin vefası karşısında herkes duygulu ve gururlu” Son bir hakkımız kaldı. Ölümü tanıdıktan sonraki son ve zorlu dönemeçteyiz. Albert Camus Sisifos'un hikayesini boş yere yeniden kaleme almamıştı. 

Uyumsuzlar için son çağrı!
Havana uçağı kalkmak üzere

Ölüm kabinlerinizdeki yerlerinizi almanız rica olunur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MEĞERSE AŞK...

Usulca aralandı kapı; içeriye doğru süzülürken, ayakları çıplaktı. Sevişmiş gibiydiler; ruhları tutsaktı dudaklarında. Yirmi birinci yüzyıl aşkları demişlerdi… Alınlarında yazan çetin bir suskunluktu. Elleri dokunurken yanaklarına, gözyaşlarını kucaklıyordu avuçları. Karartma günlerini yaşıyordu kent, gözlerinde ıssız acılar, erkek umarsız yalnızca onun dudaklarında yaşarken, tenler birbirine değdiğinde suskundu sokaklar. Zaman düşmandır aşklara, sürekli vurur insanın kollarına kırbacını duyumsayan yalnızca iki kişidir… Utangaç yaklaşırken nefesime,  arsızlığımda  saklı sevgim. Diyalektik ya da umarsız aşkında saklıyordu beni kimsesiz koynunda. Erkek: Düşlerini anlatıyordu dizlerinde…martılar kanatlanıyor annesinin ruhunda. Gözyaşlarını saklıyor kadınından, erkek mahzun, erkek yoksul, erkek çaresiz yirmi birinci yüzyılda.                                        ...

BİR ŞEYLER VE ÇOK ŞEYLER

"Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir." (Sisifos Söyleni-Albert Camus)                 Yirminci yüzyıla damgasını vurmuş olan yazarlardan bir tanesidir Albert Camus. Felsefeyi edebiyatla özdeşleştirmeyi seven, başkaldırının devinimi içerisinde sessizce ilerleyen ender insanlardan. Günümüz dünyasına bakarken, bize göremediğimiz pek çok ayrıntıyı gösterecektir Camus. Geriye gidişimizin temelleri bir yüzyıl öncesinde atılmaya başlanmıştır. İkinci dünya savaşı bu manada milat olmuştur. Hz.İsanın doğumunun takvimlere olan yansıması ile ilgilenmiyorum. Nazilerin yarattığı insan ötesi bir başkaldırı ile ilgilenmek zorunda olduğumuzu düşünenlerdenim. 1945 ve savaş sonrası dönem gerçek bir savaşımın yeni başladığını bizlere kanıtlayan örneklerle dolu. Evrimsel sürecimizin üst skalasında insanlığın nihai erginliğine ulaştığını d...

KARANLIĞIN SONUNDA

Güneş süzülürken uğur böceklerimin kanatlarının arasından, seni soruyorum dudaklarımı öpen rüzgara. Penceremden eğilip kedilerimi gözetliyorum, oyun derdinde ikisi de her şey yolunda. Geceden kalma son izleri de silebilmek için banyoda buluyorum kurtuluşu. Çıplaklığım da arıyorum unuttuğum merhametin huzursuz izlerini. Kalp atışlarımı düzene soktuktan sonra çıkıyorum. Kahvaltı ritüeli için masaya oturup çayımı yudumluyorum. Onu düşünüyorum, mesajını görüyorum ışıklı ekranın camından, boynumda nefesinin dolaştığını hisseder gibiyim tebessüm ediyorum... Telefonda duyuyorum sesini çağırıyorsun. Düşünmeden çıkıyorum, ponponlu bereyi ıslak saçlarıma örtü yapıyorum. Üşümüyorum, ruhum titrerken adımlıyorum yorgun kaldırımları. Şimdi o tek başına ve biz iki kişi. O işleri iyi yapıyor, biz biraz yarım… Siz hiç bulutları takip ettiniz mi? Şimdi gökyüzünde hiç bulut yok. Sıkıntı çöktükçe uzaklaşıyorum kendimden. Yanımda yürürken göz ucuyla izliyorum saçlarını. Zaman aleyhime işlerken,...