Ana içeriğe atla

KATİL VE MAKTUL

Özgecan Aslan adını belki bir süre daha anmaya devam edeceğiz. Dikkatinizi bu cümlede yoğunlaştırmanızı istiyorum. Bir süre daha diyorum çünkü; yaşadığımız toplumun değişmez paradokslarından birisidir çabuk unutmak. Kişisel olarak vahşi bir saldırı sonucu yaşamını yitiren bir insanın üzerinden fazlaca söz söylemeyi etik bulmuyorum. Gelin hep birlikte sorunun kaynağına doğru ürkütücü bir yolculuğa çıkalım. Kemerlerinizi sıkıca bağlamanız da fayda var. Karşınıza çıkan riyakar kınama mesajlarından, histerik göz yaşlarına kadar bireysel pislik denizimizin içlerine doğru ilerleyeceğiz.

Nesnelerin kullanılış şekilleri aslında bizleri, yani bireyleri hipnotize edilmiş konsantre bir dünyaya haps eder. Nesneler, özetle ideolojinin mikro düzeydeki paryalarıdır. Toplumdaki gerginliğin nedenlerini muhafazakar iktidarın yasakçı uygulamaları ile özdeşleştirmek kesinlikle yanlış değildir. Ancak tüm sorumluluğu iktidarın üzerine yıkıp bireyleri yaratılan bu çürümüş dünyadan muaf tutmak yanlıştır. Giderek artan yabancılaşma bununla beraber toplum içerisinde yükselen fundamentalist etki kadın ve erkeğin arasındaki uçurumu genişletmiştir. Libidinal  tatminin eşit düzeyde paylaştırılamaması bireylerin üzerindeki gerilimi arttırmaktadır. Ülkemizin sosyolojik evrenin, seküler Avrupa toplumlarının sosyolojik evreninden farklı olmasınında etkileri yadsınamaz. Münevver Karabulut cinayetinin katili burjuva cenahtan gelmiş olsa da alt kültür refleksi ile hareket etmiş ve unutulmuş korkunç bir cinayeti gözümüzün içerisine sokmuştur. Toplumsal olarak verdiğimiz tepkilerin ölçütüne projeksiyonu doğrulttuğumuz da sağlıklı bir refleksten söz etmemiz imkansız gözükmektedir. Duygusal mitoslar şişeden çıktığı gibi; failler için idam isteyenler, klasik söylemle taksimde sallandıranlar ya da ibreti alem için meydanlarda yakanlar. Bir toplum karşılaştığı vahşet karşısında cevap olarak yine vahşeti üretiyor ise toplumun sağlıklı düşünebilen kanalları tıkanmış demektir. Medya olayı veriş biçimi ile iktidarı perdeletmekte meseleyi siyasal ve ideolojik perspektiften uzaklaştırıp münferit çizgiye çekmektedir. Hatta bazı yazılı medya organlarının failleri aklamaya çalıştığına ilişkin tespitlerde yabana atılacak cinsten değildir. Problematiğin sosyal medya alanına ise fazla yaklaşmamakta fayda var. Bunun nedeni; sosyal ortamın bu pis kokuları fazlasıyla arttırmasıdır. Çözüm önerisi olarak topluma verebildiğimiz şey nedir peki? Net bir cevap idam. Yani ölüme karşı ölüm tercihini seçmek. Çaresiz kalmış toplumların çaresizliğinin bir izdüşümü gibidir verilen cevap. Dostoyevski gibi önemli bir edebiyatçı aynı zamanda bireyin psikolojisini incelemiş bir yazardan habersiz olmanın verdiği çaresizlik. Kadın ve erkeğin arasındaki uçurumu kapatmadıkça öpüşmenin dahi suç sayıldığı toplumlarda idam komik bir orta oyunundan öteye geçmeyecektir. Elektrikli sandalye, kesik baş ya da dar ağacı katilleri yok etmeye yetmeyecektir.

KURUMSALLAŞAN RİYA (İKİ YÜZLÜLÜK):
Türkiye toplumu yıllardır kronik bir hastalığın pençesinde paradoksal bir çöküşü yaşamaktadır. Ali İsmail Korkmaz, Berkin Elvan, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert ve daha adını sayamadığımız nice yitirdiğimiz insan. Bu saydığımız isimlerin erkek olmaları mı problem yoksa ideolojik söylemin dışında bir yerlere denk geldiklerinden dolayı mı birilerinin vicdan mekanizmaları çalışmıyor. Geçmişten gelen hayaleti ile hepimizin arasında dolaşan Erdal Eren toplumsal riyayı suratımıza her gün çarpıyor. Kendileri erkek olabilir merak etmeyin acıyı yaşayan anneleri yani yine kadınlar. Neden bir dakikalığına soğukkanlı olamıyoruz. Olayları irdelerken neden sadece bulunduğumuz düzlemden bakarak değerlendiriyoruz. Tüm bunların basit bir sebebi var; yaşanan sansasyonel olaylara yamuk bakamamanın verdiği rahatsızlığı tadıyoruz hep birlikte. Gezi olaylarının iktidar karşıtı görüntüsü yaşanan adaletsizliklerin karşısında güçlüden yana tavır alan bireyin hezeyanlarını okumakta ve görmekteyiz son olayda. Özetle dizginlenemez bir vicdani yoksunluğun korkutucu bir iki yüzlülüğün esiri olmuş insanlarız.


                                      "*1 RİYAKAR OLMAYAN SEVGİ KAFKA" 

EMEK SERMAYE ÇELİŞKİSİ KAPİTAL YAŞIYOR:
"Gökdelen" Tahsin Yücel'in sevdiğim romanlardan birisinin adı. "Bırakınız Yapsınlar Bırakınız Geçsinler" anlayışının bizleri ne hale düşürdüğünün içten bir anlatısı. Küçük yaştaki çocukların, sermaye sahibi adamların zevkleri uğruna nasıl kullanıldığını ve insanların nasıl yılkı atlarına dönüştürüldüklerini anlatıyor Yücel. Yaşadığımız yüzyılın çelişkilerini bu romandan daha iyi anlatan başka bir yapıt bulmak zor. Bu çağın kendine has kuralları mevcut. Mutsuz kalabalıklar yaratıyor sistem. Aslında kapitalizmin doğasında olan eski bir refleksten söz ediyoruz. Parası olanın düdüğü çaldığı, parası olmayanın kendi köşesinde acılar içerisinde çalınanı dinlediği adaletsiz bir dünya. Bu dünyanın kadını ya da erkeği aynı çürümüşlüğün içerisinde yıkanmaktadırlar. Basit bir örneklem seçelim kendimize; inşaat işçisi A kişisi çalışma koşullarının aksine kendisini kişisel olarak geliştirmiş romanlar okuyan entelektüel birisidir. İstisnai görünse de toplum içerisinde bu türden insanların az olduğunu söylemek haksızlık olacaktır. Üst düzey yönetici konumundaki bir kadın olan B kişisi ise hatırı sayılır bir maaşa ve yüksek yaşam standartlarına sahip bir kişidir. Kültür düzeyi ya da bilinç seviyesi A örnekleminin B kişisinden yüksek dahi olsa bu iki karakterin bir arada olmaları imkansızdır. Zengin birey alt tabakadan biriyle gönül eğlendirebilir, hatta alt tabakadan bu kişinin yaşam enerjisini alabilir ancak asla sonsuza dek birlikte olamayacaklardır. Çöpçü ve holding sahibinin kızı ile yaşanan aşk hikayesi vasat filmlerin konusu olabilir ancak. Gerçek yaşamda alt gelir gurubuna ait bir kadın dahi kendi gelir gurubundan bir erkekle asla birlikte olmak istemez. Bu yüzden mutluluk tıpkı gelir gibi topluma eşit bir biçimde yayılamaz. Lokantada çalışan garson, kaldırımları süpüren çöpçü ya da toplu taşıma aracını süren şoför hepsi aynı korkunç manzarayı görmektedir. Mutluluğun para ile eşitlendiği toplumun korkunç manzarasını. Libidinal eşitsizlik ya da tatminsizlik bireyi şiddet sarmalına doğru çeker. İnsanı diğer canlılardan ayrı düşünen anlayışın bunları kavramasına imkan yoktur. Cinsel doyumun zayıflığı toplumsal gerilimi arttıran başat aktörlerden yalnızca birisidir. Ancak tarif ettiğimiz bu doyum ya da seksüel mutluluğun eşit olmamasının temel nedeni yine ekonomik eşitsizliklere dayanmaktadır. Kadın ya da erkek ikisi de bu çürümüş düzenin değirmenine su taşımaya devam etmektedir. Kısacası Marx gibi düşünürleri önümüze ciddiyetle koyup tekrardan okumaya eskisinden daha fazla ihtiyacımız var.


AHİR ZAMANLARDA YAŞARKEN:
Bu başlığı seçmemdeki temel neden Slavoj Zizek. Gerçek manası ile dünya giderek yaşanması zor bir hal alıyor. İnsan bilinci oyuncak gibi medya profesyonelleri tarafından yönlendirilirken özgürlük, eşitlik ve adalet gibi değerleri insanlığa vaaz eden ideolojiler yerin dibine sokulurken, gerçek ideoloji olduğu gibi bireylere empoze edilmekte ve sermaye hegemonyası tüm bu çürümüşlüğe rağmen varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Bugün Türkiye'de genç bir erkeğin cinselliğe olan erişimi oldukça kısıtlıdır. Rasyonel aklın algılayamayacağı düzeyde psikolojik bir şiddetle karşı karşıyayız. Küçük bir not; katil ya da tecavüzcü diye adlandırdığımız kişiler çoğunlukla şiddet mağduru kişilerdir. Bu şiddeti sadece fiziksel şiddetle sınırlamamakta fayda var. Bir çocuktan nasıl katil yaratılır? Mevcut bu sorunun cevabı tarih bilimi içerisinde defalarca karşılığını bulmuştur. Psikanalistlerin sorunlu bireylerin sıklıkla çocukluğuna inmelerinin temel nedeni de budur. Türkiye'deki kadın problemine bakarken, aslında kadın problemi diye adlandırılan gerçeği baş aşağı çevirmekte fayda var. Cümlenin içerisinde yatan gerçeğe yani gerçek manaya yöneldiğinizde kadın problemli gibi görülmekte ya da algılanmaktadır. Oysaki Türkiye de erkek ve kadın olarak eşit problemlere sahibiz. Bir erkek şiddet uyguluyorsa ya da katil olabilecek düzeyde gerçeklikten uzaklaşabiliyorsa mevcut düzlemde erkek sorunundan söz edebiliriz. Elbette böylesi bir toplumda kadın olarak dünyaya gelmenin eksi bazı anlamlar taşıdığı yadsınamaz. Ancak sorunun esas kaynağında çözülemeyen bir sınıf gerilimi ve artık çürümüş bir sistem vardır. Seksüel eğitimini pornografik araçlarla tamamlamaya zorlanan erkek zihinlerinin sağlıklı olduğunu iddia etmek yanlıştır. Aynı problem kadın için geçerlidir. Kızlık kavramının halen daha toplumda namus emaresi olarak görülmesi, cinselliğin tabu olarak örselenmeye çalışılması kadını yaralayan nedenlerin içerisinde yer almaktadır. Sorunların böylesine karmaşık olması çözümün çok karmaşık ya da anlaşılmaz olacağı manasına gelmesin. Sistem içerisinde kalarak bir çözüme ulaşmak mümkün müdür? Bu soruya olumlu bir yanıt verilebilir. Ancak ülkemizde gelinen noktaya bakacak olursak nevi şahsına münhasır sistemimiz içerisinde Kuzey Avrupa ülkeleri tarzında bir topluma ulaşamayacağımız açık bir gerçek. Ne zaman insan olarak kadını ve erkeği ile birbirimize yaklaşmayı ve korkusuzca seksüel meseleleri tartışabilmeyi öğrendiğimizde işte asıl o zaman insanlığımıza dönmeyi başarabileceğiz. Aksi takdirde Ünlü iş adamlarının kendilerinden yaşça küçük sevgililerinin mide bulandırıcı hikayelerini dinlemeye devam edeceğiz. Zavallı sade vatandaşlarımıza işleyen denetim mekanizmalarımızın gücün karşısında nasıl eridiğini görüyorsunuz değil mi? İşte bu yüzden Ahir zamanda yaşıyoruz ve gelecek iyi olamayacak kadar kötü görünmekte.

                             "*2 ANTALYA KALE İÇİ SOKAKLARINDAN ÖZGÜR BİR KERE"

DÖNÜŞ YOK:
2002 Yılında vizyona giren film çarpıcı sahneleri ve Gaspar Noe'nin devrim yaratan anlayışı ile hafızalardan silinmeyen bir yapıt. Galiba bu yorumu kişisel olarak yapmalıydım. Ülkemdeki çoğu insanın ünlü Fransız yönetmeni tanıdığını pek sanmıyorum. Mutlu bir hayat süren çiftimiz Alex ve Marcus'un hüzünlü hikayesini anlatıyor film. İnsanı dehşete düşüren sahneleri ile dönüş yok sinema tarihinin devrimci denebilecek yapıtlarından. Tecavüz sahnesindeki oyunculuk başarısı ile Monica Belluci bir kadının neler yaşayabileceğini izleyiciye aktarıyor. Yönetmen kusursuz bir şekilde bizlere mesajını iletir. Kapitalist sistemin yaşamaya devam ettikçe katillerin ya da tecavüzcülerin asla yok olamayacağını bizlere anlatır. Filmi izleyebilmenin sağlam bir sinir sistemi gerektirdiğinin altını çizmekte fayda var. Zaten filmin sonunda yönetmen izleyicinin biriken şiddet duygusunu tecavüzcünün acımasızca öldürülmesi sahnesinde boşaltır. 


                                         "FRANSIZ YÖNETMEN GASPAR NOE"
SON SÖZ: 
Ülke çapında zor dönemlerden geçtiğimizi unutmamakta fayda var. Bu zorluklar artarak devam edecek ve katlanılması zor bir hal alacak. Geleceğe ilişkin umut vermek yerine gerçeklik üzerinden meseleleri tartışmak gerektiğine inananlardanım. Pek çok meseleye elimden geldiğince değinmeye ve okuyucularımı aydınlatmaya çalıştım. Genel olarak insanımızın problemini var olan demagoji ikliminden etkilenmek olarak görüyorum. Sorunlara şiddet temelli cevap üretmekte hayli mahir bir toplumuz. Kısacası; kadınına ulaşmakta böylesine zorluk yaşayan sevgi ve merhamet gibi temel insani duygulardan uzak erkek bireyinin ulaşacağı tek nokta şiddetin kendisi olacaktır. Öte yandan mevcut problemleri siyasetin dışına iten sığ anlayışa karşı etkin mücadele yöntemlerini geliştirmek elzemdir. Katillere odaklanarak vahşi problemlere vahşi cevaplar üreten histerik bireylerinde tedaviye başvurmalarını faydalı görüyorum. Sevginin ve ekmeğin eşit bölüşüldüğü bir dünyaya uyanmak dileğiyle...

*Fotoğraf: Çağdaş Gökbel Antalya Kale içi...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KİMSESİZLER TRAGEDYASI

Buralarda Sonbahar sokakları derler yalnız ve karanlık köşelere. Ellerim ceplerimde ve karşımda Cihat etmeye hazır suratlar. Fanatizmi yenemediğimiz saatleri devirirken aklım, kediler çığlık çığlığa  mırıldanırken ve  kesinlikle havada sex kokarken, ruhumu mengeneyle sıkan baskıya rağmen bağırarak şarkı söylüyorum. Yürümek düşünmesini bilen insanın tek silahıdır. Toplumlarımız karanlık çağın ağırlığı altında ezilirken, insanın belki de son sığınağı bilmediği bir boşluğa yürümektir. Bir erkeğin kalbi olmamalıdır, doğuştan yasaklıdır ona ağlamak. Travması hep ağırdır erkeğin. Emin olmalı birileri artık erkek kediler, erkek insanlardan özgürdür. Şehir insanın ruhuna küstüğünde, kent kollarını sadece paraya açarken, beş parasız bir meczup saçlarını okşatamadığı anların intikamını yıldızlardan çıkarıyor. Orta doğu sokakları kan, gözyaşı ve tecavüz. Büyük babalar böyle istedi diye kilit vurduk dudaklarımıza, inanç belledik insan öldürmeyi. Boğaza kadar fanatizme battık. Kitles...

KÜÇÜK ADAMIN HİKAYESİ

INTRO Daha önce hiç tanımadığım bir tat dilimin ucundaki. “Yeni mi çıkarmışlar bu dondurmayı?” gülümsüyor, çok eğleniyor, damağımdaki tadın yarattığı şaşkınlıkla eğleniyor. Sucuk gibi terlemişim, topun peşinde koşmaktan. Babam hep bu komik deyimi kullanırdı, belki de beni kırmak yerine güldürmeyi tercih ederdi. Küçük kız yanındaki erkek çocuğuyla uzaklara dalıyor ve gülümsüyordu, gündüz vakti kendini gösteren Ay’a bakarak. Şimdi karanlığı geçtik, şimdi intronun sonuna yaklaşırken Elele tutuşup dünyanın ekseninde dönüyorduk. Şimdi dünya bizdik, sarıldık! Ayrılmayı yediremedik! Sustuk! Ve gülmedik… PEMBE PLASTİK TOP Kahvaltının sonuna gelirken gözüm heyecanla dışarıdaydı. Bu durumu kimseye çaktırmak istemezsin özellikle evdekilere. Ama anne ve baba her şeyi bilir ve hisseder. Gelen arkadaşın ardından hızla çıkılır evden. Annenin tüm uyarılarından kaçabilmenin tek yolu hızla ayakkabıları giyip uzaklaşmaktır. Dün patlayan topun yerine pembe plastik bir top gelmiştir. Çok güldü...

EROS VE UYGARLIK

Modern dünya; hepimizin yaşadığı, elektronik ağlarla çevrili ve bir bölümü tamamı ile çöplüğe dönmüş olan uygar gezegenimize verdiğimiz bir ad. Yaşadığımız hayat, buharlı makinelerin ardından insanlığın kendi yarattığı metaların kontrolüne girdiği, duygu dünyasının, düşünce ve akıl eksenin büyük oranda ters düz olduğu muazzam bir yapay zeka medeniyeti. Korkmayın bu yazı bir filmin senaryosundan ya da hazırlanmakta olan bir belgeselden alınmamıştır. İdeoloji; kimine göre korkutucu, kimine göre var olduğu yaşama yönelik olarak geliştirdiği düşünüş biçimi ve bazı sığ düşünürlere göre ideoloji komünizm anlamına gelmektedir. Küçük bir not; yaşadığımız yüzyılda herkes kendisini önemli bir düşünür sanmaktadır. İdeoloji; çevremizde bulunan her an ve her dakika gördüğümüz ve yaşadığımız sistemin aslında ta kendisidir. Reklam panoları, büyük alışveriş merkezleri, toplu taşıma araçları, yazılı ve görsel medyada yer alan mesajlar özetle zihnimize aktarılan her çeşit bilgi ideolojidir. Birey, ...